İmam Hüseyin’in Kutsal Direnişi: Medine’den Kerbela’ya Yolculuk

Ana Sayfa » Manşet » İmam Hüseyin’in Kutsal Direnişi: Medine’den Kerbela’ya Yolculuk
Paylaş
Tarih : 13 Eylül 2018 - 23:18

Hz. muhammed’in evladım diyerek sevdiği, cennet gençlerinin seyyidi İmam Hüseyin aleyhisselam neden Emevilere karşı direniş başlattı.
Emeviler neden İmam Ali ile savaştı? Emeviler neden İmam Ali ve İmam Hasan’ı suikast ile şehit etti?

Yezit ve İmam Hüseyin dünya insanları için hangi anlamlar ifade ediyor?

Sahtekar din adamlarına, diktatörlere, zalimlere, tağutlara, karanlık güçlere, sermaye sahibi olduğu için insanlığını kaybedenlere, insanlara zulüm edenlere, kinleri ile şeref kazandıklarını düşünenlere karşı yapılan, insanlık tarihinin en önemli direniş destanı … Kerbala!

Ragıp Kamil İlbeyi sizler için araştırıyor, derliyor ve insanlara ulaşması – Hüseyni kıyamın diri kalması için sizlere naklediyor.

İmam Hüseyin! O bizim rehberimiz, yolumuzu aydınlatan güneşimiz, geceleri Tarık yıldızımız, dünya ve ahirette bize huzur veren imamımızdır.

Elhamdulillah. İmam Hüseyin’in soyundan gelmek, İmam Hüseyin ve tüm Ehlibeyt’e yaraşır bir şekilde yaşayınca anlam kazanır. Zira karakteri, yaşamı, sözleri, kazancı ile Ehlibeyt için yüz karası olanların seyyid olması, peygamber çocuğu olması bir kazanç değil aksine daha büyük bir zarardır!

Ben İmam Muhammed Bakır evladı İlbeyi diyorum ki; seyyidlik, dedelik, evliyalık, şeyhlik, hocalık, mollalık, alimlik, bunlar hakkın dairesinden çıkarsa iblisin durumundan farkı kalmaz!

Kuran okuyun! Ehlibeyt’i ve tüm peygamberin mücadelesini öğrenin. Bu mücadeleyi günümüze ve geleceğimize taşıyın!

Geçici dünya hayatı adına mal, servet, evlat, soy nesep gibi gerçek hayat için anlamı olmayan şeylerle övünmeyin ve bunlarla oyalanmayın. Ben bunları ancak sizlere ve kendime iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak adına hatırlatıyorum.

Allah benim ve sizlerin geçmişte olan günahlarını bağışlasın. Aklımızı başımıza alalım ki bir daha hataya duçar olmayalım.

Saygılarımla
Allah’ın yalnız kulu Türkistanlı İlbeyi

Yezit’in hilafet makamına geçmesi ve biat istemesi

Hicri 60. yılın, Receb ayının ortalarında, Muaviye’nin ölmesiyle, oğlu Yezid hilafet makamına geçti. Hilafeti eline alır almaz hemen muhtelif bölgelerin vali ve yöneticilerine mektuplar yazarak onlara Muaviye’nin ölümünü bildirdi. Babası döneminde planlanan veliahtlığını ve kendisi için halktan bu hususta biat alındığını hatırlattı ve onları kendi makamlarında bâki kılarak halktan, kendisi için yeniden biat almalarını emretti. Aynı mevzunda bir mektubu da Muaviye döneminde Medine şehrinin valilik makamına tayin edilmiş olan Velid bin Utbe’ye gönderdi.

Velid bin Utbe’ye gönderdiği asıl mektubun yanı sıra bir küçük not da ilave ederek Muaviye döneminde oğlu Yezid’e biat etmeyi kabul etmeyen üç meşhur şahsiyetten de biat almasını önemle tekit ederek “Hüseyin bin Ali, Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Zübeyr’den biat almak istediğin zaman onlara karşı sert davran; bu hususta onlara, biat etmedikleri sürece, hiç bir ruhsat ve izin verme.” diye yazdı.

Velid bin Utbe, Yezid’in mektubunu aldığı günün akşam vakti, Muaviye’nin önceki valisi olan Mervan bin Hakemi yanına çağırtıp, Yezid’in mektubu hakkında onunla istişare etti. Mervan bin Hakem ona “Muaviye’nin ölüm haberi şehirde yayılmadan önce hemen bu birkaç kişiyi kendi yanına çağır ve onlardan Yezid’e biat al” diye teklifte bulundu. (el-Gadir 10. Cilt)

Velid aynı saatte, bu önemli ve hassas meseleyi ilgili şahıslara söylemek için memurlar gönderdi. Velid’in memuru, onun mesajını Peygamber’in mescidinde birlikte oturup sohbetle meşgul olan Hz. Hüseyin (a.s) ve Abdullah bin Zübeyr’e ulaştırdı. Abdullah bin Zübeyr gece vakti teklif edilen böyle bir davetten korkuya kapıldı. İmam Hüseyin (a.s), Velid ile mülâkat etmeden önce meseleyi Abdullah bin Zübeyr’e açıklayarak şöyle dedi: “Öyle sanıyorum ki Benî Ümeyye’nin tağutu Muaviye bin Ebî Süfyan helakete ermiştir, (ölmüştür), bu davetten maksat da oğlu Yezit için biat almaktır.”

Musir-ul Ahzan kitabının naklettiğine göre, İmam Hüseyin (a.s) bu sözlerinin ardından şöyle dedi: “Ben uykuda, Muaviye’nin evinden alevlerin yükseldiğini ve minberinin altüst olduğunu gördüm.”

Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s), yârânından ve yakın akrabasından 30 kişiye silahlarını kuşanarak, kendisiyle birlikte hareket etmelerini, meclisin dışında hazır bir vaziyette bekleyip lazım olduğu takdirde kendisini savunmak için harekete geçmelerini emretti.

İmam (a.s) tahmin ettiği gibi Velid, Muaviye’nin ölümünü İmam’a bildirerek Yezid’e biat etme konusunu gündeme getirdi.

İmam Hüseyin (a.s), Velid’e cevap olarak şöyle buyurdu:

“Benim gibi birisinin gizli olarak biat etmesi doğru değil, sen de böyle bir bîata razı olmamalısın. Bütün Medine halkını, bîatlerini yenilemek için davet ettiğinde, biz de bu işi yapmaya karar alırsak o mecliste, diğer Müslümanlarla birlikte biat ederiz.”

Velid, İmam (a.s)’ın bu sözünü kabul edip biatin illa da gecenin o saatinde gerçekleşmesinde fazla ısrar etmek istemedi.

İmam Hüseyin (a.s), oradan ayrılmak için çıkmak üzereyken, orda hazır bulunan Mervan bin Hakem, imâ ve işaretle Velid’e şunu anlatmak istedi: “Gecenin bu saatlerinde, böyle gizli bir mecliste Hz. Hüseyin (a.s)’dan biat almadığın taktirde artık oluk oluk kan dökmedikçe onu biate zorlayamazsın. Bu yüzden biat etmediği sürece onun buradan ayrılmasına müsaade etme ve biat etmezse Yezid’in emrettiği gibi boynunu vur.

İmam (a.s), Mervan’ın bu tutumunu görünce ona hitap ederek:

“Ey Zerka’nın çocuğu, sen mi beni öldüreceksin yoksa Velid mi? Yalan söyledin ve günah işledin.” buyurdu. “Zerka” kendi zamanının, adı kötüye çıkan kadınlarından olan Mervan’ın büyük annesidir.

Sonra da Velid’in kendisine hitapla şöyle buyurdu:

“Ey vali! Bizler nübüvvet hanedanı ve risalet madeni, meleklerin gidip geldiği (dolaştığı) ve Allah’ın rahmetinin (kendilerine) indiği kimseleriz. Allah-u Teâlâ İslam’ı, bizimle (Hz. Muhammed’le) başlatmış ve bizimle (Hz. Mehdi ile) sona erdirecektir. Ama benden kendisine biat almak istediğin kimse, şarap içen, elini suçsuz insanların kanına bulayan, ilahi düsturları ayaklar altına alan, alenen ve halkın göz önünde Allah’a isyan eden, fasık, günah işleyen zalim bir şahıstır. Acaba benim gibi parlak bir geçmişe sahip ve soylu bir aileye mensup bir kimsenin böyle fesat çıkaran, arabozucu bir adama biat etmesi doğru olur mu? Fakat bu hususta biz ve siz geleceği nazara almalıyız; o zaman da hilafet ve biat makamına hangimizin daha layık olduğunu göreceksiniz.”

Velid’in meclisinde çıkan gürültü patırtı ve İmam (a.s)’ın da Mervan’a karşı bağırarak konuşması Hz. Hüseyin (a.s)’ın kendisiyle birlikte gelen dostlarını tedirgin edince, onlardan bir grup meclise girdiler. Velid’in İmam (a.s)’ın biat edeceğine ve onun teklifini kabul edeceğine dair ümidini suya düşüren bu konuşmadan sonra, İmam (a.s) meclisi terk etti. (Taberi, c. 7, s. 216-218. İbn-i Esir, c. 3, s. 263-264. İrşad-ı Mufid, 200. Musir-ul Ahzan, s. 10. Maktel-i Harezmî, c.1. s. 182. Lühuf, s. 19.)

“Lühuf” ve diğer tarih kitaplarının naklettiğine göre Hüseyn bin Ali (a.s), evinin dışında Mervan bin Hakem’i gördüğü gecenin sabahı, Mervan kendisine şöyle dedi: “Ey Eba Abdullah, ben senin hayrını istiyorum, size bir teklifim vardır. Kabul ederseniz sizin hayır ve yararınıza olur.” İmam: “Teklifiniz nedir?” diye sordu. Mervan şöyle dedi: “Dün gece Velid bin Utbe’nin meclisinde arz edildiği gibi hemen Yezid’e biat ediniz. Çünkü bu iş senin, hem dinin ve hem de dünyan için daha faydalıdır.

İmam (a.s) cevaben şöyle buyurdu:

” Şüphesiz bizler Allah’tan geldik ve şüphesiz yine ona döneceğiz. Müslümanlar Yezid gibi bir hükümdara duçar olduğunda artık İslam’la vedalaşmak gerekir. Evet, ben Ceddim Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu duydum: “Hilafet Ebu Süfyan hanedanına haramdır. Bir gün Muaviye’yi minberim üzerinde görecek olursanız onun karnını yarın.” Ama Medine halkı, onu Peygamber (s.a.a)’in minberi üzerinde gördükleri halde öldürmediler. Şimdi Allah-u Teâlâ onları (Muaviye’den daha kötü) olan fasık Yezid’e müptela etti.” (Lühuf, s. 20. Müsir’ul-Ahzan, s. 10. Maktel-i Avalim, s. 53. Maktel-i Harezmî, c. 1, s.185.)

İmam Hüseyn (a.s), Velid’in meclisinden dışarı çıktıktan sonra, Yezid’in hükümetine karşı destanlar oluşturacak ve sonradan ebedileşecek olan bir hareket mücadelesini sürdürmeye karar verdi.

İmam Hüseyin’in dedesi Muhammed aleyhisselamın kabrini ziyareti ve amacını açıklaması

Tarihi kaynakların naklettiğine göre İmam (a.s) bu hareketi başlatmadan önce, defalarca ceddi Resulullah (s.a.a)’i ziyaret etmiştir ve bu ziyaretlerinde saklı olan bir takım sırlar ve dertleşmeler bizler tarafından bilinememektedir. Tarih kitaplarında nakledilen bu ziyaret metinlerinden ise, sadece iki tanesinde İmam (a.s) kendi seferinin hedefini açıklamıştır.

Birinci ziyaret şöyle gerçekleşti:

Hatib-i Harezmî’nin naklettiğine göre (Maktel-i Harezmî, c. 1. s. 186. Maktel-i Avalim, s. 54.) İmam Hüseyn (a.s) Velid’in meclisinden çıktığı gece, Resulullah (s.a.a)in türbesine girip kabrinin kenarında durdu ve ceddine şöyle seslendi:

“Selam olsun sana ey Allah’ın elçisi, ben senin yavrun ve kızın Fatıma’nın oğlu Hüseyin’im, Ben ümmetinin arasında onların hidayeti ve önderliği için senin halife kıldığın torununum. Ey Allah’ın peygamberi, şahit ol ki onlar bana yardımda bulunmadılar, beni korumadılar. İşte bunlar, seninle yeniden görüşünceye dek var olan şikâyetlerimdir.”

İmam (a.s) hareket etmeye karar aldığı günün ertesi gecesi, ikinci kez yine dedesi Peygamber (s.a.a)’in kabrinin ziyaret etti. Şu sözlerle yine dedesi Resulullah (s.a.a)’e halini bildirdi: “Allah’ım! Bu senin peygamberin Muhammed (s.a.a)’in kabridir; ben ise senin Peygamber’inin kızı Fatıma’nın oğluyum. Şu anda senin bildiğin bir olayla karşılaşmış bulunuyorum. Allah’ım! Ben iyiliği severim, kötülükten hoşlanmam. Ey celal ve ikram sahibi olan Allah! Bu kabrin ve bu kabrin içerisinde yatan şahsın hürmetine benim için senin ve Peygamber’inin rızasına uygun olan bir yolu mukadder eyle.” (Maktel-i Harezmî, c. 1, s. 186. Maktel-i Avalim, s. 54.)

Harezmî’nin naklettiğine göre, İmam Hüseyn (a.s) o gece sabaha kadar Peygamber’in kabrinin kenarında Rabbiyle münacat ve ibadetle meşgul oldu, öyle ki bu münacatta, savaş meydanlarının kahramanı İmam Ali (a.s)’ın oğlu İmam Hüseyin (a.s)’in gözlerinden yaşlar akıyor hıçkırıkları ise çevreden duyuluyordu.

İmam Hüseyin’in kardeşleri Atraf ve Muhammed Hanefiyye’ye cevapları

İmam Hüseyin böylelikle mücadele kararı aldı ve hazırlıklara başladı. İmam’ın Yezit’in bozgunculuğuna karşı muhalefet etmesi, İmam Hüseyin’i seven insanları da harekete geçirdi. Onlar İmam Hüseyin’in zarar görmesini istemiyorlardı. Öyle ki İmam Hüseyin’i çok sevmelerine rağmen, İmam’ın can güvenliğinden endişe ederek Yezit ile uzlaşmayı teklif ettiler.

Bu şahıslardan biri de Emir-ül Müminin İmam Ali (a.s)’ın oğlu “Atraf”tır. Lühuf kitabının naklettiğine göre Atraf, kardeşi İmam Hüseyin (a.s)’ın huzuruna çıkınca şöyle söyledi:

“Kardeş! Kardeşim Hasan-ü Mücteba (a.s)’ın, babam Emir-ul Müminin (a.s)’dan bana naklettiğine göre seni katledeceklerdir. Sanıyorum ki Yezid İbn-i Muaviye’ye karşı muhalefet etmen ölümüne sebep olacak ve böylece o haber gerçekleşecektir. Ama Yezid’e biat edecek olursan bu tehlike kalkar; siz de öldürülmekten kurtulmuş olursunuz.”

İmam (a.s) buna cevaben şöyle buyurdu:

“Babam Ali (a.s), Resulullah (s.a.a)’dan, kendisinin ve benim öldürüleceğimizi ve kabrimin de onun kabrinin yanındaki bir yerde olacağını bana haber vermiştir. Benim bilmediğim bir şeyi bildiğini mi sanıyorsun? Vallahi ben hiçbir zaman zillete boyun eğmeyeceğim. Kıyamet günü, annem Fatimet-üz Zehra evlatlarının, kendi babasının ümmetinden gördükleri eziyet ve üzüntüleri babasına şikâyet edecektir. Fatımat-üz Zehra’nın evlatları hususunda onun üzüntüsüne ve eziyetine sebep olan kimseler asla cennete girmeyeceklerdir.” (Lühuf, s. 23.)

İmam (a.s.)’ın mezkûr kararı almasından, korku ve dehşet duyan kimselerden birisi de, Emir-ul Müminin Ali (a.s)’ın evlatlarından olan Muhammed-i Hanefiyye idi. Taberi ve diğer tarihçilerin naklettiğine göre, Hüseyin bin Ali (a.s)’ın huzuruna çıkıp şöyle dedi: “Kardeşim! Sen halkın en sevileni ve en değerli olanısın. Teşhis ettiğim hayır ve salahı sana söylemekle mükellefim. Sanıyorum ki, siz şimdilik mümkün olduğu kadar belirli bir şehirde ikamet etmezseniz daha iyi olacaktır. Kendiniz ve çocuklarınız, Yezid’in elinden ve bu şehirden uzak bir yerde sükûnet edip oradan halka elçiler göndermekle onların himayesini kazanmaya çalışın. Biat ederlerse Allah’a şükredin, biat etmedikleri takdirde ise zarardan uzak kalmış olursun. Ama bu şehirlerden birine gittiğinizde halkın arasında ihtilaf çıkmasından ve neticede bir grubun seni destekleyip diğer bir grubun ise aleyhinde savaşarak ölüm ve kan dökmeye sebep olacaklarından korkuyorum. Öyle ki bu meydanda sen bela oklarına hedef olabilirsin; artık o zaman bu ümmetin fertlerinden en iyisinin kanı zayi olacak, ailen de zillete düşecektir.”

İmam (a.s): “Mesela sana göre hangi şehre gideyim?” buyurduğunda Muhammed-i Hanefiyye cevaben şöyle dedi:

“Sanıyorum Mekke şehrine gitmen daha iyi olur; orada da emniyet olmadığı takdirde, halkın durumunu ve onların geleceğini göz önünde bulundurarak çöl ve ovalardan geçip bu şehirden o şehre hareket et. Sahip olduğun doğru görüş ve derin idrakin ile daima doğru yola ayak basmanı ve zorlukları ihtiyat ederek ortadan kaldırmanı ümit ederim.”

İmam Hüseyin (a.s), kardeşi Muhammed-i Hanefiyye’ye şöyle cevap verdi:

“Kardeşim! Yezid’e bîat etmemek için bir şehirden başka bir şehre gitmemi bana teklif ediyorsun, ama şunu bil ki, eğer bu geniş dünyada sığınılacak hiçbir yer olmasa bile, yine de ben Yezid bin Muaviye’ye bîat etmeyeceğim.”

Bu sözler üzerine Muhammed-i Hanefiyye’nin gözlerinden yaşlar akmaya başladı… İmam (a.s) sözüne şöyle devam etti:

“Kardeşim! Allah sana mükâfat versin, sen nasihat etme ve doğru yolu gösterme hususunda kendi vazifeni yaptın. Fakat ben kendi vazifemi senden daha iyi biliyorum. Mekke’ye hareket etmeye karar aldım. Ben, kardeşlerim ve kardeşimin çocukları ve benim yolumu takip eden bir grup ile hareket etmek için hazır durumdayım. Zira onlar benimle aynı görüşe sahiptirler, onların hedef ve istekleri, benim hedef ve isteğimdir. Ama senin üzerine düşen vazife Medine’de kalman, benim gıyabım da Benî Ümeyye taraftarlarının gidiş gelişlerini ve onların gizli hareketlerini göz önünde bulundurman ve bu konuda gereken haberleri bana ulaştırmandır.” (Maktel-i Avalim, s. 54. Maktel-i Harezmi, c.1, s. 188.)

İmam Hüseyin’in kardeşi MuhammedHanefiyye’ye verdiği vasiyeti

İmam Hüseyin (a.s), Medine’den Mekke’ye hareket etmeden bir önce bir vasiyetname yazdı ve bunu mühürleyerek kardeşi Muhammed-i Hanefiye’ye verdi:

“Bağışlayan ve esirgeyen Allah’ın adıyla. Bu Hüseyin bin Ali’nin, kardeşi Muhammed-i Hanefiyye’ye olan vasiyyetidir. Hüseyin şahadet ediyor ki, Allah’dan başka bir ilah yoktur. Muhammed (s.a.a) de onun kulu ve elçisidir, hak dini (İslam’ı) Allah’tan (bütün âlemlere) getirmiştir. Cennet ve cehennem haktır, kıyamet günü vuku bulacaktır; onun vuku bulmasında hiçbir şüphe yoktur. Allah-u Teâlâ, (böyle bir günde) bütün insanları diriltecektir. Ben azgınlık, makam, fesat ve zulüm yapmak için Medine’den ayrılmadım. Ben dedemin ümmetini ıslah etmek, marufa iyiliğe emretmek, münkeri kötülüğü nehyetmek, ceddim Resulullah (s.a.a) ve babam Ali bin Ebî Talib’in yolunu ihya etmek için kıyam ettim. Öyleyse kim bu gerçeği benden kabul ederse (bana itaatte bulunursa) Allah’ın yolunu kabul etmiştir ve kim de bunu reddederse (bana itaatte bulunmazsa), Allah benimle bu kavmin arasında hükmedene kadar sabrederim (kendi yolumu tutup giderim), Allah hükmedenlerin en hayırlısıdır. Kardeşim! İşte bu benim sana olan vasiyetimdir. Tevfik Allah’tandır; O’na tevekkül ediyorum ve dönüşüm de yine O’na doğrudur.” (Maktel-i Harezmî, c. 1, s.188. Maktel-i Avalim, s. 54.)

İmam Hüseyin (a.s), Mervan ile Velid’e verdiği cevaplarda kendi kıyam ve mücadelesinin ilk sebebini ve Muaviye oğlu Yezid’e karşı muhalefetinin nedenini açıkça ortaya koymuştur. İmam (a.s) Medine’den hareket ettiği zaman vasiyetnamesinde, kıyamının, emr-i bil mâruf ve nehyi ânil münker ile Yezid hükümetinin sebep olduğu insanlık dışı uygulamalara karşı mücadelenin önemini ayrıca şu söyleri ile açıklık getirmektedir.

“Eğer onlar benden biat etmemi istemeseler bile, ben yine de sessiz kalmayacağım. Çünkü benim, hilafet düzeniyle muhalefet etmem, sadece Yezid’e biat etmek meselesi üzerinde değildir ki onlar biat hususunda sustukları vakit ben de susmayı tercih edeyim. Yezid ile ailesinin varlığı, zulüm ve fesadın yayılmasına sebep olduğu gibi, İslam ahkâmının da değişmesine sebep olmuştur. Bana düşen vazife, bu bozuklukları düzeltmek, marufu emir ve münkeri nehyetmek vazifesini yapmak, ceddim Resulullah (s.a.a)’ın yolunu ihya etmek, babam Ali (a.s)’ın sünnetini diriltmek, adaleti yaymak, Benî Ümeyye hanedanının düzensizliklerini kökünden temizlemek için kıyam etmektir. Böylece, bütün dünya bilmelidir ki, Hüseyin, makam ve servet peşinde olmadığı gibi fesat ve bozgunculuk çıkaran bir şahıs da değildir.”

İmam Hüseyin’in Medine’den ayrılacak Mekke’ye hareket etmesi

Hüseyin bin Ali (a.s) Recep ayının bitimine iki gün kala pazar günü çocukları, ailesi ve sevenleri le birlikte Mekke’ye doğru hareket etti. Medine şehrini ardında bıraktığında Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkması ve Firavun’a karşı savaşa hazırlanmasıyla ilgili olan şu ayeti okudu:

“Musa korku içinde çevreyi gözetleyerek çıkıp gitti: Rabbim zalimler topluluğundan beni kurtar, dedi.” (Kasas 21 / Taberî, c. 7, s. 222. Kamil, c. 3, s. 265. İrşad-ı Müfid, s. 202.)

İmam Hüseyin’in dostlarından biri İmam Medine’den ayrılırken ona şöyle söyledi: “Herkesin bildiği yoldan gitmeyin. Sizin de Abdullah bin Zübeyr gibi küçük dağ yollarından birini seçip o yoldan gizlenerek gitmeniz daha iyi olur. Böylece Yezid’in adamları sizi takip edip edemez ve zarar veremez.

İmam (a.s) bu öneriye karşılık şöyle söyledi:

“Hayır, Allah’a andolsun ki ben herkesin gittiği ve bilinen ana yoldan ayrılmayacağım; dağlara çöllere koyulmayacağım tâ ki Allah’ın isteği tahakkuk bulsun.” Taberî, c. 7, s. 222. Kamil, c. 3, s. 265. İrşad-ı Müfid, s. 202. Maktel-i Harezmî, c. 1, s.189.

Böylelikle İmam Yezit’ten korkmadığını, Mekke’ye gidişinin amacının farklı olduğunu bu nedenle dağ yollarından gizlice değil aleni ve herkes tarafından duyulacak bir şekilde yola çıktığını resmen ilan ediyordu.

İmam (a.s), Medine ile Mekke arasındaki mesafeyi beş gün içerisinde kat ettikten sonra, Şaban ayının üçüncü günü cuma akşamı Mekke’ye girdi ve şehre girerken şu ayeti okudu:

“Musa bin İmran, Firavun ve tağut hükümetinin sultası altındaki yerlerden ayrılıp Medyen’e doğru yöneldiğinde: “Umarım Rabbim beni doğru bir yola yöneltip iletir” dedi” Kasas 22 Taberî, c. 7, s. 222-271. Kamil-i İbn-i Esir, c. 3, s. 265, İrşad-ı Müfid. s. 200. Maktel-i Harezmî, c.1, s.189.

Musa peygamberin bir davası vardı. O zalim iktidar altında zulüm gören ezilen halklar için bir kurtarıcı, direnişçi ve devrimciydi. Zulüm egemenliğinin yıkılması için ilk önce Musa’nın tağutlardan uzaklaşması ve onlara karşı mücadele için hazırlanması gerekiyordu.

İşte o gün hilafet saltanata dönüşmüş, halka İslam adında İslam ve insanlık dışı zulümler yapılmış, halk ezilmiş, hak çiğnenmişti. Bu nedenle İmam Hüseyin kıyam ediyor yani direnişe geçiyor, kendisini Musa’ya Yezit ise Firavuna benzetiyor kendisiyle birlikte olanlarında davalarının önemini kavramalarını arzuluyor, onları düşünmeye ve mücadeleye sevk ediyordu.

İmam Hüseyin (a.s), Mekke’ye girdiği sıralarda Abdullah bin Ömer, Umre ve şahsi işlerini yapmak için Mekke’deydi. İmam (a.s)’ın Mekke’ye girdiği ilk günlerde o da Medine’ye dönmeye karar verdi. İmam (a.s)’ın huzuruna gelip ona Yezid ile barış yapmayı ve biat etmeyi teklif etti. Yezit ile savaşmamasını, onan muhalefet etmemesini istedi.

Hârezmi’nin nakline göre Ömer’in oğlu Abdullah şöyle söyledi

“Ya Eba Abdullah, halk Yezid’e biat etti, dirhem ve dinar da onun elindedir, halk ister istemez ona yönelecektir. Bu hanedanın eskiden beri size karşı düşmanlıkları olduğu için, ona muhalefet ettiğin takdirde öldürülmenden ve hâkeza bir grup Müslümanların da bu yolun kurbanı olmasından korkuyorum. Ben Resulullah (s.a.a)’den şöyle buyurduğunu duydum: “Hüseyin öldürülecektir, halk ona yardım etmekten el çekerse zillet ve hakirliğe duçar olur.” Sen de diğer insanlar gibi biat et ve Müslümanların kanının dökülmesinden sakın. (Maktel-i Harezmî, c. 1, s. 190.)

İmam (a.s) çeşitli insanlarla konuştuğunda, onların her birine akıl, idrak ve basiretleri miktarınca münasip cevaplar veriyordu; Abdullah bin Ömer’in teklifi karşısında da şöyle cevap verdi:

“Ey Eba Abdurrahman, biliyor musun dünya Allah katında o kadar hakirdir ki Yahya bin Zekeriyya gibi büyük bir peygamberin kesilmiş başı Benî İsrail’in kötü ve zinakârlarından birisine hediye olarak gönderildi? Beni İsrail (yüce Allah’a karşı öyle muhalefet etti ki) şafak vaktinden güneş doğuncaya kadar tam 70 peygamber katlettiler. Sonra, sanki hiçbir cinayet işlememişler gibi pazar yerlerinde oturup alışverişleriyle meşgul oldular.

Allah-u Teâlâ onlara azap göndermede acele etmedi, onlara biraz mühlet verdi, sonra Allah, onları sert bir şekilde cezalandırdı”

İmam (a), sonra şöyle buyurdu: “Ey Eba Abdurrahman, Allah’tan kork ve yardımını bizden esirgeme.” (Lühuf, s. 26. Müsir’ül-Ahzan, s. 20.)

Ehlibeyt âlimi Saduk’un naklettiğine göre, Abdullah bin Ömer kendi teklifinden netice almadığını görünce İmam (a.s)’a şöyle dedi: “Ya Eba Abdullah, bu ayrılık vaktinde, Resulullah (s.a.a)’in bedeninizden defalarca öptüğü yeri müsaade edin ben de öpeyim.” İmam (a.s) elbisesini yukarı çekince Abdullah, hazretin göğsünün alt kısmını üç defa öptü ve ağlayarak şöyle dedi:  “Ya Eba Abdullah, Allah’a emanet ol; çünkü sen bu seferde öldürüleceksin” (Emali-i Saduk, meclis, 30.)

Abdullah bin Ömer, ikinci halifenin oğluydu. O İmam Mekke’ye gelirken geri dönüyor, gitmeden önce Yezit ile barış yapmasını ve ona boyun eğip itaat etmesini tavsiye ediyordu. İmam Hüseyin’den aradığı cevabı alamayınca İmam’ın boynundan öpmek için izin istiyor, üç kere öpüyor, Ey Allah’ın elçisinin oğlu öldürüleceksin diyor ve gözyaşı döküyor ardından şu hadisi okuyordu.

“Hüseyin Kur’ân yolunda öldürülecek, kim yardımını ondan esirgerse zillet ve hakirliğe duçar olacaktır” bunun üzerine İmam Hüseyin Halife Ömer’in oğluna “Abdullah Allah’tan kork ve yardımını bizden esirgeme” diyor ama Abdullah bin Ömer İmam Hüseyin’in yanında yer almak yerine İmam’ı terk ediyordu.

Abdullah bin Ömer önemli bir örnektir. Dikkat edin bunun üzerinde lütfen sizlerde düşünün.

İmam Hüseyin’in Mekke’den Muhammed Hanefiyye’ye yazdığı mektup

İbn-i Kavleveyh, “Kamil-üz Ziyarat” kitabında şöyle naklediyor: Hüseyin bin Ali (a.s), Mekke’den kardeşi Muhammed-i Hanefiyye ve Benî Haşim’den olan bazı şahıslara şu mektubu yazdı:

“Bismillahirrahmanirrahim. Hüseyin bin Ali’den, Muhammed bin Ali ve Haşim ailesinden yanında bulunan diğer şahıslara: “Allah’a hamd, Peygamber (s.a.a)’e salât ve selamdan sonra, sizlerden, herhangi biriniz bu seferde bana eşlik ederse şehadete kavuşur, benimle beraber olmaktan çekinen kimseler ise zafere ulaşmayacaktır. Vesselam.” (Taberî, c. 7, s. 235. Taberî, c. 7, s. 240. Ahbar’üt-Tival, s. 238. )

Seyyid bin Tavus, İbn-i Asakir Zehebî’de bu mektubun varlığını onaylar ve tarih kitaplarında yer verir.

İmam Hüseyin’in Basra ileri gelenlerine yazdığı mektup

Taberi’nin naklettiğine göre, İmam Hüseyin (a.s) Mekke’ye girdikten sonra, Basra şehrindeki, Malik bin Mesme-i Bekrî, Mesud bin Amr ve Müncir bin Carud gibi kabile reislerine birer mektup yazdı. Mektubun metninin tercümesi şöyledir:

“Allah’a hamd, Peygamber (s.a.a)’e salat ve selam olsun. Allah-u Teâlâ, Muhammed (s.a.a)’i insanların arasından seçti. Peygamberliğiyle ona ikramda bulundu, onu kendi risaleti için şereflendirdi. Sonra insanlara nasihat edip onları hidayet ettiği ve kendisine verileni halka ulaştırdığı (peygamberlik vazifesini yaptığı) bir halde, Allah-u Teâlâ onun ruhunu aldı. Biz de Onun ailesi, evliyası, vasi ve varisleri idik ve insanlar arasında onun makamına daha lâyık olan kişilerdik. Fakat bir grup, bizden ileri geçip bu hakkı bizden aldılar. Bizim, bu hakka onlardan daha lâyık ve onlardan daha üstün olduğumuzu bildiğimiz halde, Müslümanların arasında fitne, ihtilaf ve ayrılık çıkmaması, düşmanların onlara musallat olmaması için bu duruma rıza gösterip Müslümanların rahatını, kendi hakkımıza tercih ettik. Kendi elçimizi bu mektupla sizin tarafınıza gönderip, sizi, Allah’ın kitabına ve Peygamber’in sünnetine davet ediyorum. Zira Peygamber’in sünneti ortadan kaldırılmış yerine bidat koyulmuştur. Eğer sözümü kabul eder ve beni dinlerseniz ben de sizi hidayet yoluna yöneltirim. Allah’ın selamı üzerine olsun. ” (Taberî, c. 7, s. 240.)

İmam (a.s) bu mektubu, Süleyman ismindeki dostlarından birisinin vasıtasıyla Basra’ya gönderdi. Süleyman, memuriyetini yerine getirip İmam (a.s)’ın mektubunu ulaştırdıktan sonra yakalandı. Bunun üzerine İbn-i Ziyad, Kufe’ye hareket etmeden bir gece önce onun darağacına asılmasını emretti.

İmam Hüseyin’e Kufe (Necef) halkından gönderilen mektuplar ve İmamın cevabı

Kûfe halkı, Hüseyin bin Ali (a.s)’ın bîat etmekten kaçınıp fesatla mücadeleye hazır olduğunu ve Mekke şehrine girdiğini haber alınca kendisine çok sayıda elçiler ve mektuplar gönderdiler.

Gönderilen bütün mektup ve tavsiyelerin özeti şundan ibaretti: “Şimdi artık Muaviye ölmüş ve Müslümanlar onun şerrinden kurtulmuştur. Kendimizi, bizi şaşkınlıktan kurtaracak ve yara almış gemimizi sahile ulaştıracak bir imama muhtaç görüyoruz. Şimdi biz Kûfe halkı olarak bu şehirde Yezid’in valisi Numan bin Beşir’e karşı çıkıp onunla her türlü ilişkiyi kesmiş bulunmaktayız; hatta onların mescidlerini terk ettik ve artık onlara katılmıyoruz. Sadece sizin gelmenizi bekliyoruz, elimizden gelen her yardımı sizin hedefiniz uğrunda esirgemeyeceğiz, sizin yolunuzda kendi canımız ve malımızdan da geçmeye hazırız.”

İmam Hüseyin (a.s) bazı tarihçilerin naklettiğine göre 12 bini aşan mektuplara cevap olarak şöyle yazdı:

“Bismillahirrahmanirrahim. Hüseyin bin Ali’den Kûfe şehrinin ileri gelen mümin ve Müslümanlarına. Allah’a hamd, Peygamber (s.a.a)’e salât ve selamdan sonra, siz Kûfe ehlinin en son mektubu (Hani ve Said vesilesiyle) bana ulaştı. Mektuplarınızda zikredip izah ettiğiniz şeyleri anladım; çoğunuzun sözü şundan ibaretti: “Bizim, imam ve önderimiz yoktur; bize, şehrimiz Kûfe’ye gel ki Allah-u Teâlâ senin vesilenle bizi hakka ve doğru yola hidayet etsin.” Şimdi ben, ailem arasında herkesten daha fazla itimat ettiğim kardeşim amcam oğlu (Müslim bin Akil’i), size doğru gönderiyorum. Ona, halinizi, düşüncelerinizi, görüşlerinizi yakından öğrenip neticeyi bana bildirmesini emrettim. Eğer Kûfe halkının ekseriyetinin isteği ve aranızdaki akıl ve fazilet sahibi kimselerin görüşü de, elçilerinizin anlattıkları ve mektuplarınızda okuduğum ve zikrettiğiniz gibi olursa, ben de inşallah pek yakın bir zamanda size doğru hareket edeceğim.”

İmam (a.s) mektubunu şu cümleyle bitirdi: “Allah’a yemin ederim ki gerçek İmam, Allah’ın kitabıyla amel eden, adalete sarılan, hakka boyun eğen ve kendisini sadece Allah’a adayan bir kimsedir. Vesselam.” (Taberî, c. 7, s. 235. Kamil-i İbn-i Esir, c. 3, s. 267. İrşad, s. 204. Maktel-i Harezmî, c.1, s.195-196. )

Taberî ve Dîneverî’nin naklettiğine göre, İmam (a.s) mektubu Kûfe halkının iki elçisi Hanî ve Said vasıtasıyla onlara gönderdi. (Taberî, c. 7, s. 235. Ahbar’üt-Tival, s. 238. ) Fakat Harezmî’nin naklettiğine göre, İmam (a.s) mektubu Müslim bin Akil’in kendisine vererek şöyle buyurdu:

“Ben seni, Kûfe halkına doğru gönderiyorum. Allah-u Teâlâ seni, rızasını ve hoşnutluğunu kazandıracak şeylerde muvaffak eylesin, hareket et, Allah yardımcın olsun, ümit ederim ki ben ve sen şehitler makamına nail oluruz.” (Maktel-i Harezmî, c.1, s.196.)

İmam Hüseyin’in Müslim bin Akil’e mektubu

Müslim bin Akil, Ramazan ayının ortasında, (Muruc’uz-Zeheb, c. 2, s. 86. ) Hüseyin bin Ali (a.s)’ın emrettiği şekilde, Mekke’den Kûfe’ye doğru hareket etti. Yol esnasında Medine’ye de uğradı. Burada beklediği az bir müddet zarfında Peygamber (s.a.a)’in kabrini ziyaret edip kendi akrabaları ve aşiretleri ile tekrar görüştükten sonra, Kays kabilesinden olan iki kılavuzla birlikte Kûfe’ye doğru yola çıktı.

Müslim bin Akil “Medik”e ulaştıktan sonra kabile fertlerinden biri vasıtasıyla İmam (a.s)’a bir mektup gönderdi, bu mektupta kendisiyle birlikte olan kılavuzların öldüğünü ve kendisinin ise bu tehlikeden kurtulma olayını bildirmenin yanı sıra, İmam (a.s)’dan kendisini Kûfe’ye göndermede kararını yeniden gözden geçirmesini, salah gördüğü takdirde yerine başka bir kimseyi bu memuriyete tayin etmesini istedi. Çünkü o bu olayı kötüye yoruyor ve bu yolculuğun da uğurlu bir yolculuk olmadığını düşünüyordu.

Müslim mektubun sonuna da, gönderilen elçi vasıtasıyla mektubun cevabını alana dek bu mekânda bekleyeceğini ilave etti. (Taberî, c. 7, s. 237.)

İmam Hüseyin (a.s) Akil’in mektubuna cevaben şöyle yazdı:

“Allah’a hamd ve Peygamber (s.a.a)’e salât ve selamdan sonra; ben, bu mektubu yazmana ve sana verdiğim memuriyetten istifa ettiğini bildirerek mazur görmemi istemene korku ve dehşetin sebep olduğu endişesindeyim. Ama sen bu korkuyu bir kenara bırak, sana verdiğim memuriyeti yerine getir ve yoluna devam et. Vesselam.” (Tarih-i Taberî, c. 7, s. 237, İrşad-ı Müfid, s. 204. Maktel-i Harezmî, c.1, s.196.)

Müslim b. Akil b. Ebu Talib İmam Hüseyin’in (a.s) amcaoğludur. Babası Hz. Ali’nin (a.s) kardeşi Akil bin Ebu Talip’dir ve Kufe’de şehit olan İmam Hüseyin’in ilk yârenidir.

Haram aylarından olan Zilhicce ayının gelmesine doğru hacılar Mekke’ye gelmeye başlamıştı. İmam Hüseyin’in Mekke’ye gelişi de duyulmuştu. Muaviye oğlu Yezit, İmam Hüseyin bu girişiminden rahatsız olmuş, saltanatına karşı bir direniş hareketinin başlayacağını düşünmüş bu nedenle, hac emiri ünvanı ile Amr bin Said bin As’ı Mekke’ye göndermişti. Said bin As’ın asıl görevi ise Kâbe’de veya çevresi gözetilmeksizin İmam Hüseyin ve onunla birlikte olanların öldürülmesiydi. İmam Said bin As’ın amacından haberdar oldu. Kan dökülmesini engellemek için hac yapmayı yarıda kesti, ziyaretini umre olarak tamamladı ve Zilhicce ayının sekizinde, salı gün Mekke’den Irak’a doğru hareket etti.

İmam Hüseyin’in Kufe’ye yola çıkmasına karşı olanlarla konuşmaları

Hüseyin bin Ali (a.s) Irak’a doğru hareket edeceğini bildirdiği vakit, bazı şahıslar onun bu hareketine karşı çıkıp böyle bir yolu takip etmekten sakınmasını teklif ettiler. Onlar, Kûfe halkının, vefasız ve ahdi bozan bir millet olduklarını belirtiyor, Kûfelilerin insanı güzel karşılayan fakat kötü uğurlayan insanlar oldukları inancını paylaşıyorlardı. İmam’ın Kufe’ye gitmesine karşı çıkanların hepsi bu seferin, İmam (a.s)’ın ölümüne ve ailesinin ise esir düşeceğine sebep olacağını tahmin ediyorlardı. Evet, onlar İmam Hüseyin’i seviyor ve zarar görmemesini istiyor, Ehlibeyt için endişeleniyorlardı.

Ancak İmam Hüseyin zaten yaşanacakları biliyordu. Ancak bu kıyamın gerçekleşmesi, hak ve batılın, doğru ile yanlışın ortaya çıkmasını sağlayacaktı. Bu kıyam, kıyamete kadar devam edecek olan zalimlere karşı direniş mücadelesine önemli bir örnek ve rehber olacaktı. İmam Hüseyin İslam dinini kendi nefsi çıkarları doğrultusunda gelenekleri ile değiştirip tahrif edenlere, cehaleti din diye sunanlara, halka zulüm edenlere, dünya menfaati için batıla hizmet edenlere veya göz yumanlara karşı mücadele ediyordu. Dedesinin karşısında müşrikler vardı ve açıkçası Hz. Muhammed’in işi bir nebze olsun daha kolaydı. Ancak Hz. Muhammed’in vefatı ile İmamlar müşriklerle değil münafıklarla mücadele etmeye başlamışlardı. Münafıklarla mücadele etmek zordu çünkü bu egemen sınıfın yanında sermaye sahipleri, nüsuflu isimler, büyük aile ve aşiretler, nefsini din edinen Allah yolunda aldatan din adamları vardı. Ve münafıklara karşı kıyam etmek en zorlu direnişlerden biriydi.

İmam Hüseyin, kıyamının önemini anlatmak için insanlara şu iki ayeti okuyordu

Evet, İmam (a.s) şu ayeti okuyordu:  “Savaş hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı)” Bakara/216 ve “Şeytanın dostlarıyla savaşın.” Nisa/76

Ardından yaşananları bir bir açıkladı ve şu neticeye vardı: Şu anda şeytanın dostlarıyla savaşmak gerekiyorsa, bugün şeytanın Yezid’den daha iyi bir dostu kim olabilir ki? Onunla savaşmak her Müslüman’dan daha çok benim gibi İslam’ın koruyucusu ve ümmetin de İmamı olan bir şahsiyete farzdır. Bizim yolumuzda yani Hâk kelimesini yüceltmek yolunda kendi canından geçmeğe ve şahadete kavuşmaya hazır olanlar benimle hareket etmeye hazırlansınlar. Bu derece hazır olan ve dünya hayatına sırt çeviren kimseler, İmam’ın çağrısına lebbeyk diyerek onun kafilesine katıldılar.

Ancak İmam’ın bu kutlu çağrısına muhalefet edenlerin sayısı da az değildi. Bunların bir kısmı İmam’ın akrabaları, haktan olan kimseler ve İmam’ın düşmanlarıydı. İmam’ın dostları onun canına bir zarar gelmemesi için bu kıyama karşı çıkarken düşmanları ise Yezid’e hizmet etmek ve onun aleyhine yapılan her çeşit hareketi önlemek adına İmam Hüseyin’e karşı çıkıyordu.

Medine’den Kerbela’ya kadar muhtelif zamanlarda çeşitli kişiler imama direnişten vazgeçmesini tavsiye etmiş İmam ise onlara nasihatta bulunmuş ve davasının önemini bıkmadan usanmadan anlatma yoluna gitmişti. İmam davasına kararlılıkla kendisini adarken yalnızlaşıyordu. Hâlbuki Mekke’de hac dönemiydi. Mekke en kalabalık zamanlarını yaşıyordu. Buna rağmen İmam Hüseyin’e seninleyiz diyenlerin sayısı artmıyor, dünyanın bir çok yerinden gelen çeşitli milletler bu kıyama seda vermiyordu.

Abdullah bin Abbas’ın İmam Hüseyin’e teklifi

Hüseyin bin Ali (a.s) hareket edeceğini ilan ettikten sonra, huzuruna varan ve bu seferden vazgeçmesini teklif edenlerden biri de Abdullah bin Abbas idi; o da, sözlerine şu cümleyle başladı:

“Ey amcaoğlu! Senin bu ayrılığına dayanmak istiyorum, fakat gerçekten dayanamıyorum. Çünkü senin, çıktığın bu yolculukta öldürülmenden ve çocuklarının da düşmanın eline esir düşmelerinden korkuyorum. Irak halkı, sözlerinde durmayan insanlar oldukları için onlara itimat edilmemelidir.

Sen Hicaz’ın efendisi, büyüğü ve Mekke ile Medine halkının da saygı gösterdiği bir kimse olduğundan dolayı bana göre Mekke’de kalmayı tercih etmen daha doğru olur. Eğer Irak halkı izhar ettikleri gibi, gerçekten seni istiyorlar ve Yezid’in hükümetine de karşı iseler, ilk önce düşmanları olan Yezid’in valisini kendi şehirlerinden dışarı çıkarmaları ve kovmaları gerekir. İşte ancak o zaman Irak’a hareket etmen doğru olur.”

İbn-i Abbas sözlerine devam ederek şöyle dedi: “Eğer Mekke’den çıkma hususunda ısrar ediyorsan o halde Yemen’e doğru hareket etmen daha hayırlıdır. Zira o bölgede baban İmam Ali’nin takipçilerinin sayısı çok fazla bulunmakla birlikte, geniş toprakları, sağlam kaleleri ve yüksek dağları vardır. Böylece, Yezid hükümetinin kudretinden uzak kalır, kendi faaliyetlerine devam eder, mektup ve elçiler vasıtasıyla da halkı kendi tarafına davet edebilirsin. Ümit ediyorum ki, bu yolda sıkıntı ve üzüntü duymaksızın kendi hedefine ulaşmış olursun.”

İmam Hüseyin (a.s) Abdullah bin Abbas’a cevaben şöyle buyurdu:

“Ey amcaoğlu, Allah’a andolsun ki ben senin, hayır isteyen ve şefkatli bir şahıs olduğunu biliyorum. Fakat ben Irak’a doğru hareket etmeye karar aldım.” (Ensab’ül-Eşraf, c. 3, s. 162. Taberî, c. 7, s. 275. Kamil-i İbn-i Esir, c. 4, s. 39.)

İbn-i Abbas, İmam (a.s)’dan bu cevabı duyunca onun kesin kararlı olduğunu ve bu hususta yapılan her teklifin artık tesirsiz kalacağının farkına vardı ve bunun üzerine şöyle söyledi: “Anlaşılan sefere çıkmaya kararlısın ama hiç değilse hanımları ve çocukları beraberinde götürme. Çünkü seni, onların gözleri önünde öldürmelerinden korkuyorum.”

Ancak İmam Hüseyin bunu kabul etmedi. O bir ordu da kurmuyordu. İmam bebekler, çocuklar, kadınlar, kardeşleri, akrabaları, kendisinin imametine iman eden ve onu hak halife olarak tanıyıp İmam Hüseyin’e biat eden bir avuç insan ile hareket ediyordu. İmam sayıca az olan bu toplulukla üzerinden asırlar geçse dahi yaşayacak bir direnişin fitilini ateşliyordu.

İmam Hüseyin’in Abdullah bin Zübeyr’e verdiği cevap

İmam Hüseyin bin Ali (a.s)’a Irak yolculuğundan vazgeçmesini teklif edenlerden biri de Yezid’in hükümetiyle muhalif olan Abdullah bin Zübeyr’di. Taberi ve Belazurî’nin naklettiğine göre, Zübeyr İmam Hüseyin’e şöyle söyledi:

“Ey Resulullah’ın (s.a.a) torunu, eğer Irak’da benim de sizin taraftarlarınız gibi taraftarlarım olsaydı, her bölgeden daha fazla orayı tercih ederdim.” İbn-i Zübeyr her hangi bir suçlamaya uğramamak için sözlerini şöyle tamamladı: “Ama bununla birlikte Mekke’de kalıp da Müslümanlara önderlik yapmayı sürdürmek isterseniz, biz de size bîat edip, sizinle aynı fikri savunur ve sizi desteklemekten çekinmeyiz.”

İmam (a.s) ona cevaben şöyle buyurdu:

“Babam, Mekke’de bir koçun (reisin) bulunmasıyla, o şehrin ihtiramının ortadan kalkacağını bana haber vermiştir; ben o koç olmayı (Allah’ın evine, benim sebebimle ihanet edilmesini) istemiyorum. Allah’a andolsun ki, Mekke’den bir karış uzakta öldürülmem, orada öldürülmemden daha iyidir. Yine Mekke’den iki karış uzakta öldürülmem onun bir karış yakınında öldürülmemden daha iyidir.”

Allah’a andolsun ki yılanın deliğinde bile olsam, beni öldürmekle hedeflerine ulaşacakları için beni oradan çıkarırlar. Vallahi Yahudi kavmi, Cumartesi gününün ihtiramını gözetmediği gibi, bunlar da benim ihtiramımı gözetmeyeceklerdir.”

İmam Hüseyin aleyhisselam daha sonra şöyle buyurdu: “Fırat kenarında defnedilmem, Kâbe eşiğinde defnedilmemden daha iyidir.”

İbn-i Kavleveyh’in naklettiğine göre İbn-i Zübeyr meclisden çıktıktan sonra Hazreti İmam şöyle buyurdu:

“Bu bana, Harem’in güvercini ol, böylece korunmuş olursun diyor! Allah’a andolsun ki, Harem’den bir kulaç uzakta öldürülmem, ondan bir karış uzakta öldürülmemden daha iyidir. Yine Taff’da (Kerbela’da) öldürülmem, Harem’de öldürülmemden daha iyidir.”

Taberî ve İbn-i Esir’in naklettiğine göre de, İbn-i Zübeyr, İmam (a.s)’ın huzurundan ayrıldıktan sonra, İmam (a.s) etrafındakilere şöyle buyurdu:

“(Zahirde benim Mekke’de kalmama ilgi göstermesine rağmen o gerçekte) her şeyden daha fazla benim Mekke’den çıkmamı istiyor. Çünkü burada kalacak olursam artık kimsenin ona teveccüh etmeyeceğini çok iyi bilmektedir.” (Ensab’ül-Eşraf, c. 3, s. 164; Taberî, c. 7, s. 383; Kamil-i İbn-i Esir. c. 4, s. 38; Kamil’üz-Ziyarat, s. 72.)

Peki, Abdullah bin Zübeyr kimdir? O bu dönem içerisinde etkin isimlerden biriydi. Babası Zübeyr bin Avvam annesi ise birinci halife Ebu Bekir bin Kuhafe’in kızı Esma bint Ebu Bekir’dir. O ayrıca Ayşe bint Ebu Bekir’in yeğenidir.

Abdullah bin Zübeyr, kendisi gibi I. Yezîd’e biat etmeyen İmam Hüseyin bin Ali’nin Kerbela’da ailesi ve taraftarları ile birlikte katledilmesinin ardından kendi hilafetini ilan etti ve Mekke, Medine ve Hicaz halkı ona biat etti. Arabistan’ın güneyi, Irak, Suriye ve Mısır’ın büyük bir bölümünü hâkimiyeti altına aldı. Bunun üzerine Yezit, Mekke ve Medine üzerine bir ordu gönderdi ve binlerce insnaın katledilmesiyle sonuçlanan facialar yaşandı.

Kerbala’da İmam Hüseyin’in katledildiği haberi Medine’ye ulaşınca Medineliler Emevilere karşı isyan etti. Abdullah bin Zübeyr Yezit’e olan biatini geri çekti. Ümeyye Oğulları yani Emeviler Medine’den kovuldu.

Müslim bin Ukbe komutasındaki Yezit ordusu Mekke ve Medine’yi kuşattı. Medine kısa sürede düştü. Şehir üç gün boyunca yağmalandı. Sahabelerin, tabiinin ve diğer Medinelilerin kızlarının ve kadınlarının ırzına geçildi. Tüm malları gasp edildi. Kadınların birçoğu Müslüman olmalarına rağmen ve İslam hukukunda olmamasına rağmen savaş ganimeti olarak alındı. Mekke ve Medine kuşatmalarında 10 bin insan öldü. Harra Katliamı olarak anılan bu katliamda Mekke ve Medine’de bakire hiçbir kız ve çocuk bıakılmadı. Sünni din adamları Kerbela’dan değil, asıl bundan dolayı Yezid’e lanet edilmesini caiz ilan etti.

Medine’de Hz. Muhammed’in haremine de çok iğrenç saygısızlıklar yapıldı. Medine katliamından sonra Yezit ordusu Mekke’ye ilerledi. Şehir mancınıklarla dövüldü. Kâbe yıkıldı. Haremin ahşam bölümlerinde yangın çıktı. Kâbe hem yıkıldı hem yakıldı. 1. Mekke kuşatması sırasında Yezid’in ölüm haberi gelince kuşatmaya son verildi ve Emevi ordusu geri çekildi.

Kerbela katliamından bir süre sonra ciğerlerinden hastalanan Yezit ölümün kendisi için yakın olacağını anladı ve o da babası gibi kendisinden sonra oğlu Muaviye’yi halife sultan ilan etti. Yezit öldükten sonra yerine oğlu ikinci muaviye geçti. İkinci Muaviye ise hilafetin gasp edildiğini, Ehlibeyt’e zulüm edildiğini beyan ederek hilafetin Ehlibeyt imamlarının hakkı olduğunu beyan etmekte kendisinin bu zülme ortak olmayacağını söyleyerek hilafet makamından istifa etti. Bunun ardından hilafet Emevi hanedanında Süfyanilerden Mervanilere geçmiştir. Bu dönem hakkında Ünlü Alman teolog ve oryantalist Tevrat uzmanı Julius Wellhausen çalışmaları da mevcuttur. İkinci Muaviye, Ehlibeyt lehine yapmış olduğu açıklamlar ve Emevileri açıktan kınaması neticesinde kendi hanedanı tarafından zehirlenerek ölmüştür. Kimi tarihçiler onun veba hastalığından öldüğünü de söylemektedirler.

Emevi hilafetinde saltanata Mervan b. Hakem geçmiş ama onun dönemi de içsavaşlarla başlamıştır. İmam Hüseyin’i yalnız bırakan Hicaz ve çevresinde peşi sıra veba salgını, kolera hastalığı görülmekteydi. Hastalık nedeniyle binlerce insan yaşamını kaybetti. Kısa bir süre sonra 7 Mayıs 685′te Mervan öldü ve yerine oğlu Abdülmelik geçti.

Abdulmelik’de dedelerinin geleneğini bozmadı. Karışıklıkları bastırmak, halktan biat almak, otoritesini sağlamlaştırmak adına Haccac b. Yusuf komıtasında bir ordusu Mekke’ye gönderdi. Mekke yeniden kuşatıldı ve şehre mancınıkla saldırıldı. Mekke kuşatması aylarca sürdü. Kâbe Emeviler tarafından ikinci defa yıkıldı. Emeviler şehre mancınıklarla taş ve köpek fırlatıyor, halk ölmüş parçalanmış köpekleri ve Mekke askerlerinin atlarını yiyerek hayatta kalmaya çalışıyordu. Mekke’de salgın hastalıklar artmış saldırılarda ölmeyenler hastalıtan ölmeye başlamıştı. Şehir düşerken insanlar Kebenin içine sığınmış, Emevilerin Kâbe’nin ihtiramından ve Mekke’de kan dökülmesinin haram olmasından dolayı kendilerini öldürmeyeceklerini düşünmüşlerdi. Ancak yanıldılar. Kâbe’ye sığınan tüm Mekkeliler katledildi. Haccac, Abdullah b. Zübeyr’in başını kesti ve Suriye’ye gönderdi.

Hicaz, hicaz olalı böyle felaket görmemişti. İmam Hüseyin’e sırtını dönen Mekke, Medine, Irak ve hatta tüm Arap bölgelerinde savaşlar çıkmış, iç karışıklıklar, salgın hastalıklar kuraklıklar, yeni yeni küçük intikam birlikleri türemiş ve kabileler birbirleriyle savaşa başlamıştı. İşte bu süreç Emevi hanedanını yıkılışa sürekledi. Emeviler ile birlikte dine birçok sapkın adet, bid’at ilave edildi. Din cahiliye kültürü ile harmanlandı. İslam’da Kuran’da olmayan tüm hükümler Emeviler tarafından fonlanıp desteklenen din adamları eliyle dinin içine ilave edildi. İslam itikatında birçok yanlışlar, uydurma hadisler, mezheplerin ortaya çıkması, hadis kitapalrının yazılması, mezhepler arası savaş bu döneme ve bundan sonraki döneme denk gelmektedir.

Tarih kitaplar şunun altını çizmektedir ki; tüm bu katliamlar neticesinde İmam Hüseyin ve Ehlibeyt’in fazileti bilmelerine, bunlar gibi yüzlerce sözü Hz. Muhammed’den işiten ancak İmam Hüseyin’in saflarında yer almayan ve daha önce İmam Hasan’ı ve İmam Ali’yi savaşlarda ve öncesinde gasp edilen hilafet döneminde yalnız bırakan hiç kimse kalmadı. Neredeyse sahabelerin kökü kazınmış oldu.

(Muhammed İbn Sa’d, et-Tabâkâtu’l-Kübrâ, V, 66 / Belâzürî, Ensâbu’l-Eşrâf, thk. / Süheyl Zekkâr,-Riyad Ziriklî, Beyrut 1417/1996, V, 341 / Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, Beyrut trz., IV, 371 / İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, yay. / Carolus Johannes Tornberg, Beyrut 1399/1979, IV; 111-112 / Muhammed b. Hasan ed-Diyarbekrî, Tarihu’l-Hamîs fî Ahvâli Enfesi Nefîs, Dâru’s-Sadr, trz., II, 300 / İbnü’l-İmâd, Şezerâtu’z-Zeheb fî Ahbârimen Zeheb, thk., Beyrut 1406/1986, IV, 283 / Kamil-i İbn-i Esir, Bidaye ven Nihaye ve Tarih-i Hülefa)

İmam Hüseyin’in Mekke ile Kerbela arasında söylediği sözleri

Hüseyn bin Ali (a.s) Kûfe’ye doğru hareketinde “Hacir” adındaki konağa vardığında, bu mektubu Kûfe halkına hitaben ve Müslim bin Akil’e cevap olarak yazıp “Kays bin Müsahhar-i Saydavî” vasıtasıyla onlara gönderdi:

“Allah’a hamd, peygambere salât ve selamdan sonra,  bize yardım etmek ve hakkımızı talep etmek için toplanmış olduğunuzu bildiren Müslim bin Akil’in mektubu bana ulaştı. Allah-u Teâlâ’dan hepimize güzel ihsanda bulunmasını (akibetimizi hayır etmesini) ve bu ittihada karşı da size en büyük sevapları lütufta bulunmasını niyaz ederim. Ben de Zilhicce ayının sekizi, salı günü Mekke’den ayrılıp size doğru hareket ettim. Elçim size ulaştığında işlerinizi süratle düzene sokun.  Ben de bu birkaç günün içerisinde gelip size ulaşırım.” (Enşab’ül-Eşraf, c. 3, s. 167. Taberî, c. 7, s. 289. el-Bidaye ven Nihaye, c. 8, s. 168.)

İbn-i Kesir-i Dimaşkî ve İbn-i Numan, Kûfeli birinden şöyle naklederler: Ben hac amellerini yaptıktan sonra, süratle Kûfe’ye döndüm. Yolda birkaç çadırla karşılaştım, o çadırların sahibinin kim olduğunu sordum, “bunlar Hüseyn bin Ali’nin çadırlarıdır” dediler. Bu sözü duyar duymaz büyük bir istekle, Peygamber’in torunu Hüseyn’i ziyaret etmek için ona doğru hareket edip Hazretin kendine mahsus olan çadırına gittim; onu yaşlanmış bir halde buldum. Kur’ân okuduğunu ve gözyaşlarının da yanaklarına süzüldüğünü gördüm. “Annem babam sana feda olsun ey peygamberin torunu, seni bu susuz ve otsuz sahraya çeken sebep nedir?” diye sordum. İmam (a.s) cevaben şöyle buyurdu:

“Bir taraftan Benî Ümeyye kavminin beni tehdit etmesi, diğer taraftan da Kûfe halkının bana gönderdikleri davetlerdir. Beni öldüren de Kûfe halkı olacaktır. Onlar bu cinayeti işlediklerinde onları aşağılık bir duruma sokacak olaylar gerçekleşecektir. İlahi emir ve düsturların ihtiramını ortadan kaldırdıklarında Allah-u Teâlâ da, onları katleden ve hatta onları, kadınların hayızlık döneminde kullandıkları bezden daha kötü ve aşağı bir duruma sokacak olan bir kimseyi onlara musallat kılacaktır.” (İbn-i Asakir, s. 211. el-Bidaye ven Nihaye, c. 8, s. 169. Müsir’ül-Ahzan, s. 21. Bidaye ve İbn-i Asakir’den yanımızda mevcut olan nüshada, bu sözün ilk cümlesi nakledilmemiştir: İhtimalen tahrif edilmiştir.)

Tarih kitaplarının naklettiğine göre; sadece Mekke ve Medine’de değil Kufe’de de benzer huzursuzluklar, suikastler, karışıklıklar ve çatışmalar yaşanmıştır. Aşura Katliamından sonra Muhtar Sakafi kıyam etmiş ve Kufeliler ve Şamlılar için ızdırap dolu günler başlamıştı. Muhtar bu kıyamda Yezit ordusundan ileri gelenlere çeşitli suikastler düzenleyerek onları öldürüyordu. Bunun dışında Haccac bin Yusuf Sekafi’nin dönemi de Kufe ve çevresi için zulümle geçen bir dönem olmuştur.

Haccac bin Yusuf H. 75’den 95 yılına kadar Irak ve İran’ın bir kısmında Vali olarak görev almış bu süre içerisinde özellikle Irak Kufe’de halka yoğun baskı uygulamıştı. Suriyeli, Lübnanlı, Iraklı, Hicazlı ve İranlı tarihçiler bu dönemde hükümet tarafından binlerce insanın öldürüldüğünü, hapishanelerde işkenceler yapıldığını yazmaktadır.

Haccac bin Yusuf, 20 yıl boyunca Irak valisi olarak görev yaptı. Bu dönem içerisinde savaş dışında Haccac tarafından cezalandırılarak ölenlerin sayısı 120 bini geçmişti. Haccac öldüğü vakit, hapishanelerde 50 bin erkek 30 bin de kadın mahpustu; bu kadınlardan 16 bini çıplaktı. (Muruc’uz-Zeheb. c. 3. s. 134. Kamil-i İbn-i Esir, c. 4. s. 34.)

Tarihçi Mes’udî bu olayı naklettikten sonra şöyle diyor: Haccac bin Yusuf erkeklerle kadınları aynı yere hapsediyordu. Yakıp kavurucu güneşe, rüzgâr, yağmur ve kışın soğuğuna karşı zindanların tavanı yoktu. (Muruc’uz-Zeheb, c. 3, s. 137.)

İbn-i Cevzi’nin tarih kitabında şöyle nakledilmiştir: “Haccac bin Yusuf’un zindanlarının yemeği üç şeyin karışmasından arpa unu, kül ve tuzdan ibaretti. Haccac bin Yusuf’un zindanlarının birinde birkaç gün hapsedilen bir kimse, güneşin vurmasıyla ve bu çeşit yemeklerin eseriyle, zenci bir şahıs haline giriyordu.” (Sefinet’ul-Bihar, c. 1, s. 222.)

İbn-i Kutaybe Dîneverî şöyle naklediyor: “Haccac bin Yusuf Basra halkının Emevilere karşı muhalefetinden dolayı, Ramazan ayında, cuma günü bu şehre girdi ve düzenli bir komployla bu şehrin merkez camisinde 70 bin kişiyi, evet 70 bin kişiyi kılıçtan geçirdi ki tarih boyunca böyle bir cinayet kesinlikle görülmemiştir.” (Bu olayın tafsilatı el-İmame ves Siyase kitabının 2. cildinde, sayfa 32’de nakledilmiştir.)

Meşhur Lübnanlı yazar Muhammed Cevad-i Muğniye şöyle diyor: “Tarihte yaptığım inceleme ve araştırmalarımda katılık ve hunharlıkta Haccac gibi bir kimse görmedim. Fakat Haccac’ın sadizm ve eşkiyalık ruhunu gösterebilecek olan “Neron” hakkında da bazı sözler duyuyoruz. Mesela, Neron Roma’yı yaktığında, yükselen alevleri seyrediyor ve ateşler arasından duyulan kadın ve çocukların ağlama ve feryat sesleri karşısında gülüyordu.” ( Şia ve Zimamdaran-ı Hudser, s.122.)

Tarihte ikinci Ömer olarak bilenen ve Emevi camilerinde İmam Aliye sebbetmeyi ortadan kaldıran Ömer bin Abdulaziz, Haccac bin Yusuf hakkında şöyle diyor. “Eğer bütün insanlar, habislik ve cinayette yarışmak için, en habis ve hunhar adamlarını getirseler biz de Haccac’ı getirecek olursak bu alçak fıtratlılar yarışmasında bizler bütün dünyaya galip geliriz.” (Tehzib’ut-Tehzib, c. 2. s. 211.)

İşte böylelikle İmam (a.s)’ın, “Allah-u Teâlâ onları hor ve hakir eden bir kimseyi onlara musallat kılacaktır, hatta kadınların kullandığı bezden daha kötü ve hor bir duruma düşeceklerdir” sözü gerçek oldu.

Hz. Zeyneb’in kardeşi İmam Hüseyin’e şiiri

Hüseyn bin Ali (a.s) Kerbela seferinde “Hüzeymiye” ismindeki konağa vardı, bir gün orada kalıp dinlendi. İşte bu konakta, Hz. Zeyneb selamullah sabah erkenden kardeşinin huzuruna gelip şöyle dedi: “Kardeşim, bu iki beyt şiir sanki gaybtan bana ilham oldu ve daha çok ıstırap ve üzüntüme yol açtı:

Ey göz, yaşla dolup taş,

Ağla, ağla durmadan.

Çünkü kim ağlayacak

Şehitlere sonradan.

Ağla o kervana ki,

Takdir ile yürüyor,

Ahde vefa etmeğe

Ölüm onu sürüyor.

(Maktel-i Harezmî, c. 1, s. 225.)

Size İmam Hüseyin’in Kufe yolunda Kerbela’ya varmadan önce okuduğu bir şiiri nakletmek istiyorum.

“Eğer bu dünya, bazılarının nazarında değerli sayılıyorsa, Allah’ın mükâfat dünyası daha yüce ve değerlidir.

Eğer dünya malı ve serveti bir gün el çekmek için toplanmışsa, insanın böyle bir servet için cimrilik yapmaması gerekir.

Eğer rızıklar takdir edilmiş, bölünmüşse, servet elde etmekte insanın hırsının azlığı daha güzeldir.

Eğer bu bedenler ölüm için yaratılmışsa, insanın Allah yolunda öldürülmesi daha üstündür.”

Ey Muhammed hanedanı, Allah’ın selamı üzerinize olsun, ben en yakın bir zamanda sizin aranızdan ayrılacağım. (İbn-i Asakir, s. 164. Maktel-i Harezmî, c. 1, s. 223. Menakib, c. 4, s. 95.)

İmam Hüseyin Sa’lebiye konağında

Hüseyn bin Ali (a.s)’ın kafilesi, “Hüzeymiye” ve “Zurud”dan sonra, “Sa’lebiye” konağına vardı, bu konakta kendisinden üç söz nakledilmiştir.

İmam (a.s)’ın ilk sözü, Müslim bin Akil’in şehadetiyle ilgilidir. Taberî ve diğer tarihçiler, bu olayı, Abdullah bin Müslim’den tafsilatıyla nakletmişlerdir. Ancak burada özetini aktaracağız.

Kûfeli İbn-i Selim şöyle naklediyor: Ben ve arkadaşım “Muzrî” Hüseyn bin Ali (a.s)’ın kervanına, ulaşmak ve Hazretin işinin neticesini öğrenmek için ona doğru hareket etmeye karar alıp yola çıktık. “Zurud” konağında, hazretin kafilesine ulaştık. Bu yerde Kûfe’den gelen “Bekir” ismindeki bir yolcuyla karşılaştık, Kûfe’nin durumunu sorduğumuzda şöyle dedi: “Allah’a andolsun ki, ben Müslim bin Akil ve Hani bin Urve’nin öldürülmelerini ve cesetlerinin Kûfe pazarında yerlerde sürüklendiğini kendi gözümle gördükten sonra şehirden ayrıldım.

Abdullah diyor ki, bu haberi öğrendikten sonra Hüseyin bin Ali (a.s)’ın kafilesine mülhak olup akşam sıralarında “Sa’lebiye” konağına vardık. Bu konakta İmam (a.s) ile yakından görüşüp, Müslim ve Hani’nin şahadet haberini ona bildirdim.

İbn-i Selim diyor ki, İmam (a.s) bu sözü duyduğunda “Şüphesiz bizler Allah’tan geldik ve şüphesiz yine ona döneceğiz” dedi ve gözünden yaşlar boşandı. Benî Haşim ve İmam (a.s) ile birlikte bulunan kimseler de hep birlikte ağladılar. Meclis sakinleştikten sonra Abdullah ve onunla birlikte olanlar İmam (a.s)’a: “Ey Resulullah’ın torunu, Müslim ve Hani’nin öldürülme meselesi sizin Kûfe’de taraftarınızın olmadığını gösteriyor; buradan geriye dönmeniz iyi olur.” dediler.

Diğer taraftan Akil’in çocukları da: “Hayır, Allah’a andolsun ki Müslim’in intikamını onun katillerinden almadıkça veya onun gibi biz de şehit olmadıkça davamızdan vazgeçmeyeceğiz” dediler.

Abdullah ve onunla birlikte olan kimseler ile Akil’in çocukları arasındaki tartışmalar uzadı. Her biri kendi görüşün kabul ettirmek için delil ve teyitler zikrediyor, bununla birlikte onların hepsi İmam (a.s)’ın, bu hususta kendi görüşünü ve aldığı kararı açıklamasını bekliyorlardı. İmam (a.s) bu olaya ilişkin şöyle buyurdu: “Müslim ve Hani gibi kimselerden sonra hayatın hiçbir hayrı yoktur.” (Ensab’ul-Eşraf, c. 3, s. 163. Taberi, c. 7, s. 293. Kamil-i İbn-i Esir, c. 3. s. 278. el-Bidayet-u İbn-i Kesir, c. 8, s. 168. İrşad-ı Müfid, s. 222. Lühuf, s. 41. Siyer-u A’lam-in Nübelâ, c. 3, s. 208. )

İmam’ın görüşü açısından böyle bir toplumda yaşamanın faydası yoktur. Öyle bir toplum ki, Müslim bin Akil ve Hani bin Urve gibi kişiler İslam’ın merkezi olan Kûfe gibi bir şehirde katlediliyorlar, bedenleri ise; bir zamanlar Emir-ul Müminin Ali (a.s)’ın nasihat sesiyle çınlayan şehrin pazarında yerlerde sürükleniyordu. Evet, böyle bir cinayet ve büyük kişilerin katlinden sonra, böyle bir muhit ve aşağılık bir toplum içinde yaşamak, hiçbir anlam ifade etmiyordu. Oysa böyle hor ve hakir bir hayat, zahirde insan görünen, batında ise insan tabiatından yoksun olan kimseler için daha tatlı ve sevimli gelmekte idi.

Mufid’in İrşad kitabında naklettiğine göre bu esnada “İkrime” kabilesinden olan, Amr bin Levzan ismindeki bir şahıs İmam (a.s)’ın kafilesiyle karşılaşıp İmam (a.s)’a “nereye gitmek istiyorsunuz?” diye soruyor. İmam (a.s) da cevaben: “Kûfe’ye doğru gitmek istiyoruz” diyor. Amr bin Levzan (İmam (a.s)’ın bu sözüne karşı) şöyle diyor: “Allah aşkına geri dönün. Çünkü senin, bu seferde kılıç ve mızraklardan başka hiçbir şeyle karşılaşmayacağını sanıyorum. Seni davet edenler, savaş ve kargaşanın önünü alır ve her yönden hazırlık içerisinde bulunurlarsa artık o zaman onlara doğru hareket etmenin sakıncası olmaz. Fakat ben, senin de haberdar olduğun gibi bu şartlar içerisinde, onlara doğru hareket etmeni kesinlikle uygun görmüyorum.”

İmam (a.s) o adama şöyle cevap verdi:

“Ey Allah’ın kulu, senin idrak ettiğin meseleyi ben de biliyorum, (mesele) benim için de aşikârdır, ama takdir edileni değiştirmek mümkün değildir.” (Kamil-uz Ziyarat, s. 75. Tarih-i Taberi, c. 7, s. 294.)

İmam (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “Bunlar kanımı dökmedikçe benden vazgeçmeyeceklerdir. Fakat bu cinayeti işledikten sonra Allah-u Teâlâ, onları hor ve hakir eden bir kimseyi onlara musallat kılacaktır, hatta bütün insanlardan daha zelil ve daha alçak olacaklar.” (İrşad-ı Mufid, s. 223. İbn-i Asakir, s. 211. )

Hürr ve Ordusunun İmam Hüseyin ile ilk karşılaşması

İmam Hüseyin önderliğinde Ehlibeyt ve ehlibeyt takipçilerinin kafilesi Akabe vadisini de geride bıraktıktan sonra “Şeraf” ismindeki diğer bir konağa vardı. İmam (a.s) bu bölgeye ulaştıktan sonra, İmam (a.s)’ın hareketini önlemekle memur olan Hürr bin Riyahî de bin savaşçıyla birlikte bu konağa geldi. Bu konakta İmam (a.s) iki kısa konuşmasında, kendi mevkisi ve Beni Ümeyye hanedanının durumunu ve seferinin sebebinin ne olduğunu Hürr’ün askerlerine beyan etti.

İmam (a.s) “Şeraf” konağına vardıktan sonra gençlere, sabahleyin şafak sökmeden önce Fırat nehrine gidip ihtiyaç miktarından daha fazla çadırlara su getirmelerini emretti. Hürr bin Yezid-i Riyahi aynı gün öğleden önce şiddetli bir sıcakta komutasındaki bin kişilik silahlı bir orduyla birlikte bölgeye vardı. Hüseyn bin Ali Hürr’ün askerlerinin yorgun ve toz toprak içerisinde olduklarını görünce dostlarına, askerler ve atları için su götürmelerini emretti. İmam’ın dostları da, onun emrettiği şekilde, bir taraftan Hürr’ün askelerine su verdiler ve diğer taraftan da kovaları suyla doldurup atların önüne bıraktılar, serinlemeleri için de atlara gölgelik yapıp ayaklarına su serptiler.

Hürr’ün askerlerinden “Ali bin Ta’ân-i Muharibî” isminde bir şahıs şöyle diyor: Ben şiddetli yorgunluk ve susuzluktan dolayı, bütün askerlerden sonra, Şeraf bölgesine ulaştım. Oraya ulaştığımda, Hüseyin’in bütün dostları askerlere su vermekle meşgul oldukları için kimse bana teveccüh etmedi. Bu anda hoş ahlaklı ve güzel simalı bir şahıs çadırların kenarından benim yardımıma geldi, su tulumunu taşıdığı halde bana: “Deveni yatır” dedi. Daha sonra bu şahsın Hüseyn bin Ali olduğunu anladım.

İbn-i Ta’an sözlerine şöyle devam ediyor: Ben hicaz lehçesini anlamadığım için İmam (a.s)’ın ne dediğini anlamadım. İmam başka bir tabirle “deveni yatır” diye buyurdu. Ben de deveyi yatırıp su içmekle meşgul oldum. Fakat çok susadığım ve acele ettiğim için başıma yüzüme dökülüyordu, rahatlıkla su içemiyordum. İmam (a.s) “Tulumun ağzını kıvır diye buyurdu. Ben imamın maksadını yine anlayamadım. İmam (a.s) bir eliyle tulumu tutup bir eliyle de rahatça su içebilmem için tulumun ağzını kıvırdı, ben de böylece rahatlıkla, zahmetsiz bir şekilde suyumu içtim.

Bu kadar şefkat ve merhametten sonra biraz dinlendik, öğle vakti gelince de İmam müezzini “Haccac bin Mesruk’a:

“Allah sana rahmet etsin ezan ve ikame oku da salata duralım” buyurdular. Haccac ezan okurken İmam (a.s) Hürr’e: “Sen bizimle mi salâtı ikame edeceksin, yoksa kendi askerlerinle ayrı olarak mı kılacaksın?” Hürr cevaben: “Hayır, biz de sizinle beraber duracağız” dedi.

Salâtın ardından, ayağında nalinleri, üzerinde gömlek ve abası bulunan İmam Hüseyin (a.s) kılıcına dayanıp Hürr ve askerlerine hitaben şöyle buyurdu:

“Ey İnsanlar! Benim sözlerim sizlere hüccet ve Allah katında mesuliyetten kurtulmak ve vazifeyi yapmaktan ibarettir. Ben, “bizim önderimiz yoktur, davetimizi kabul edip bize taraf hareket et, tâ ki Allah-u Teâlâ senin vesilenle bizi doğru yola hidayet etsin” şeklindeki gönderdiğiniz mektup ve elçilerinizden sonra size doğru gelmişim. Eğer bu davetlerinize sadıksanız işte ben size doğru gelmişim. Öyleyse bana güvenilir bir söz vermeniz gerekir. Ama eğer benim gelmemden razı değilseniz, o zaman da geldiğim yere döner giderim.” (Bu iki konuşma ve teferruatının kaynağı şunlardır: Taberî, c.7, s.297-298. Kamil-i İbn-i Esri, c.3, s.280. İrşad-ı Mufid, s.224225. Maktel-i Harezmî, s.231-232.)

Hürr’ün askerleri İmam (a.s)’ın söz karşısında susmayı tercih ettiler, hiçbir olumlu veya olumsuz cevap vermediler.

“Ey insanlar, eğer Allah’tan korkar, hakkın, sahibinin elinde olmasını isterseniz bu Allah’ın rızasına daha uygun olur. Peygamber’in Ehl-i Beyti olan bizler, velayet ve halka önderlik etmeye, hakları olmadığı halde bu makamı iddia eden, daima zulüm, fesat ve tecavüz yoluna koyulan Benî Ümeyye hanedanından daha lâyıkız. Eğer bizden hoşlanmayarak yüz çevirir, hakkımızı tanımaz ve de şimdiki görüşleriniz, davet mektuplarınızda yer alan görüşlerinizden farklı ise o zaman ben de geri dönerim.”

Hürr ise, “bizim bu davet mektuplarından hiçbir haberimiz yoktur” dedi.

İmam (a.s) Akabet bin Sem’ân’a, Kûfe halkının mektuplarıyla dolu olan heybeyi getirmesini emretti. Ama Hürr yine de bu mektuplardan habersiz olduğunu söyledi.

İmam (a.s) bu konuşmasında şu gerçekleri açıklamaktadır.

1 – Peygamber’in Ehl-i Beyt’ini tanımak ve onların bütün pisliklerden günahlardan arınmış olduklarını beyan etmek. Masum olduklarından dolayı vemalet ve imamet makamında önderliğin ehlibeyt’e ait olduğunu,

2 – Zulüm, zorbalık ve haksızlıkla hüküm süren bir yönetimin batıl olduğunu, bu nedenle zalimlere karşı direnişin meşruluğunu,

3 – Direnişe başlamasının ardından Kûfe’ye doğru yaptığı seferin nedeninin ise Kufe’den gelen davet mektupları olduğunu açıklamıştır. Çünkü bu sefer Kûfe halkının daveti üzerine yapılmıştır. Eğer Kûfe halkı, orada bulunan insanlar da Kûfe halkından oldukları için onlar da kendi davetlerinden vazgeçip yaptıkları işten pişman olmuşlarsa, İmam da geldiği yoldan geri dönmeğe hazır olduğunu bildirmektedir.

İmam Kufe’nin ileri gelenlerinden biriyle ilk defa bu konuşmayı gerçekleştiriyordu ve karşısında olan bin askerin neredeyse tamamı Kufeliydi. İmam Kufelilerin vefasızlığını, kendisi ve ailesini katletmek için hazırlığa başladıklarını biliyordu. Ancak seferden geri dönemez veya başka bir yerde Mekke, Yemen veya Hicaz’ın başka bir yerinde kıyama başlayamazdı. Kufelilerin ahidlerini bozacağını bilmesine rağmen, siz ahdinizi bozacaksınız bu nednele Kufe’ye gelmiyorum da diyemezdi. Şimdi olaylar gerçekleşemeye başlamış ve İmam’ın karşısında Kufeli bin kişi vardı. İmam onlara amacının savaş olmadığını, zaten bir orduda toplamadığını ailesi, çocukları, kardeşleri ve kendisinin takip eden az bir insan ile bu yola çıktığını bunun nedeninin de Kufelilerin kendilerini davet etmeleri olduğunu beyan ediyordu. Kufeliler İmam Hüseyin’i ve kardeşi İmam Hasan’ı iyi tanırdı. Çünkü İmam Ali devlet yönetim merkezini Kufe’ye taşımış, ehlibeyt Kufe’de yaşamıştı. İmam Ali aleyhisselam da Haricilerden İbni Mülcem’in zehirli kılıç darbesi ile Kufe’de şehit olmuştu.

Şeraf konağında Kûfe halkının davet mektupları, Hürr ve askerlerine gösterildikten sonra da Hürr bunlardan habersiz olduğunu söyledi. Bu sırada İmam ile Hürr’ün arasında bazı konuşma ve tartışmalar oldu. Çünkü İmam Kûfe’ye doğru hareket etmek istiyordu. Hürr de memur olduğu üzere İmam’ın Kûfe’ye doğru hareketini engellemeye kesin karar almıştı.

Fakat Hürr, İmam Hüseyin’in kararından vazgeçmediğini, taviz vermediğini ve ılımlı davranmaya da kesinlikle hazır olmadığını görünce şöyle dedi:

“Hareket etmeye karar aldığınıza göre, kendiniz için ne Kûfe’ye ve ne de Medine’ye ulaşacak bir yol seçin; ben de bu arada fırsattan yararlanıp İbn-i Ziyad’ı sulha teşvik etmek için bir mektup yazayım, şayet Allah-u Teâlâ beni sana karşı savaşmaktan kurtarır. Şunu da sana hatırlatayım ki eğer elini kılıca atıp savaşı başlatırsan kesinlikle öldürülürsün.”

İmam Hüseyin aleyhisselam Hürr’ün tehditli ikazlarını duyar duymaz cevaben şöyle buyurdu:

“Beni ölümle mi korkutuyorsun, beni öldürmekten başka bir iş yapabilir misiniz? Ben sana cevap olarak, Avs kabilesinden olan bir mümin kardeşin, Peygambere (s.a.a) yardım etmek istediğinde, kendisini engellemek isteyen amcasının oğluna hitaben söylediği şiiri okurum:

“Ölüme doğru gidiyorum;

Hedefi hak olup, Müslüman olarak mücadele ettiğinde

Canını feda ederek iyi kişileri savunduğunda

Ve kâfirlerden uzak olup, cinayetkârlara karşı düşman kesildiğinde

Ölüm yiğit için utanç vesilesi değildir.

Savaşta, güçlü bir orduyla karşılaşırken

Canımı takdim eder ve hayatımdan geçerim

Kalsam pişman olmam

Ölsem de üzülmem

Fakat böyle bir zillet ve horlukla yaşamak sana yeter.” (Ensab’ul-Eşraf, c. 3, s. 171.)

Hürr bu kararlı cevabı duyar duymaz, hiddetli ve sinirli bir halde bir kenara çekilerek İmam (a.s)’ın huzurundan ayrıldı.

İmam Hüseyin’in Beyza konağında Hürr’ün askerlerine yaptığı konuşma

Şeraf konağından hareket ettikten sonra her iki kafile birbirinin paralelinde ve de yakınında hareket ediyordu. Suyu bulunan ve dinlenmek için elverişli olan yerlere ulaştıklarında konaklıyorlardı. Konakladıkları yerlerden biri de “Beyza” konağıydı. Bu konakta yine İmam (a.s) bir fırsat bularak Hürr’ün askerlerine bazı gerçekleri anlatıp kıyam, hareket ve mücadelesinin asıl illet ve sebebini izah etti. Hatib-i Harezmi şöyle diyor: İmam (a.s) Kerbela’ya vardıktan sonra bunu, konuşma yapma amacıyla değil, Kûfe’nin önde gelen kişilerine ve kabile reislerine bir mesaj olarak göndermiştir.

Hz. Hüseyin bin Ali (a.s)’ın bu konuşmasının tercümesi:

“Ey insanlar! Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki, her kim Allah’ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün (s.a.a) sünnetine muhalif olan, Allah’ın kulları arasında günah ve haksızlık yapan zalim bir yönetici görür, ameli veya sözüyle ona karşı muhalefet etmezse, Allah-u Teâlâ böyle bir adamı da o zalimi sokacağı yere (cehenneme) sokar. Ey insanlar! Bilin ki, bunlar (Benî Ümeyye) Allah’a ibadet edecekleri yerde şeytana ibadet ettiler. Fesadı yayıp ilahî sınırları aştılar. Fey’î (Peygamber ailesine mahsus olan ganimeti) kendilerine ayırdılar. Allah’ın haramını helal, helâlını de haram ettiler (emr ve nehiylerini değiştirdiler) Ben Müslüman toplumu hidayet etmeye ve onlara önderlik yapmaya ceddimin dinini değiştiren fasitlerden daha layığım.

Biat ettiğinize, beni düşman karşısında yalnız bırakmayacağınıza ve yardımınızı benden esirgemeyeceğinize dair bana birçok davet mektuplarınız ve elçileriniz geldi. Bu biate sadık olduğunuz takdirde, saadet ve insanî değerlere ulaşmış olursunuz. Zira ben, Ali’nin ve Peygamber (s.a.a)’in kızı Fatıma’nın oğluyum. Vücudum siz Müslümanlarla, ailem de sizin ailenizle beraberdir (Çocuklarınız ve aileniz, benim çocuklarım ve ailem mesabesindedir. Benimle Müslümanların arasında hiçbir ayrılık yoktur.) Eğer bunu yapmaz da bana karşı ahdinizi bozar ve kendi biatiniz üzerinde durmazsanız, zaten yeni bir şey yapmış sayılmazsınız. Çünkü babama, kardeşime ve amcamoğlu Müslim’e de aynı muâmeleyi yaptınız. Sizin sözlerinize güvenen kimse aldanmış olur. Siz, nasibinizi elde etmekte hata eden ve payınızı da boş yere elden çıkaran kimselersiniz. Kim ahdini bozar da sözünün üzerinde durmazsa, yaptığı iş kendi zararına tamam olur. Allah-u Teâlâ, beni sizden mustağni kılar inşallah. Alla’ın esenliği ve merhameti üzerinize olsun” (Taberî, c.7, s.300. Kamil-i İbn-i Esir, c.3, s.280. Harezmî, c.1, s.234. Ensab-ul Eşraf, c.3, s.171. )

İmam Hüseyin bu durumu birçok yerde tekrarlamıştı. O, Medine’den çıktığı vakit kardeşi Muhammed-i Hanifiye’ye yazdığı vasiyetnamesinde de şöyle vurgulamıştı:

“Benim kıyam ve mücadelemin sebebi, zulüm ve fesadın yaygınlaşması ve İslam kanunlarının tahrif edilmesidir. Bu inkılabî hareketten hedef, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, bozgunlukları ortadan kaldırmak, unutulmuş ve değiştirilmiş değerleri uygulamaktan başka bir şey değildir.”

“Kim Allah’ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün sünnetine muhalif olan ve Allah’ın kulları hakkında günah ve haksızlık yapan bir yönetici görür, eliyle veya diliyle ona karşı durmazsa, Allah-u Teala onu, o zalimi sokacağı yere (cehenneme) sokar.”

İşte bu sözler, Hüseyin bin Ali (a.s)’ın kendi ağzından duyulup İmam (a.s)’ın kıyamının asıl sebebini ortaya koymaktadır.

Etiketler : , , ,

SPONSOR REKLAMLAR

BENZER HABERLER

Kemalizm’in Ayak Sesleri

Bu, başka bir tabloyu bize açıkça hissettiren küçük tablo. Bunu okumak kolay. Bir de okumayı istemediğimiz, hiç duymak istemesek de ayak sesleri

Almanya’da Yaşayan Alevilik

31 Ekim 1961 tarihinde Almanya ile Türkiye arasında imzalanan Türk İşgücü Anlaşması’nın ardından Türkiye vatandaşları Almanya’ya çalışmak

Erdoğan Almanya’ya Gidiyor Halk Meydanlara İnecek

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in daveti

Yorum Yap

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz