Furkan Vakfı Soruşturması, Alparslan Kuytul ve Etkinliklerinin Tenkidi

Ana Sayfa » Analiz » Furkan Vakfı Soruşturması, Alparslan Kuytul ve Etkinliklerinin Tenkidi
Paylaş
Tarih : 12 Şubat 2018 - 22:07

Furkan Vakfı Soruşturması,
Alparslan Kuytul ve Etkinliklerinin Tenkidi

I- İlk Sözler

1- Adana Cumhuriyet Başsavcılığınca, “Vakıf faaliyeti adı altında, kuruluş amacı dışında, anayasal düzene karşı fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek, kamu güvenliğine karşı faaliyet yürütme ve suç örgütü kurma” iddiası, bunun dışında da birçok suç isnadı ile yürütülen soruşturma kapsamında (2016/47740 Soruşturma) Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’na yapılan operasyonda, vakfın kurucu başkanı Alparslan Kuytul (53) ile yönetici ve sorumluların da aralarında bulunduğu 28 kişi gözaltına alınmıştı (30.01.2018).

2- Kuytul ile birlikte diğer şüphelilerin Emniyet Müdürlüğündeki sorgusu sürürken, Adana Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’na kayyum atandı; Adana Valiliği de, operasyonla birlikte Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’nın faaliyetlerinin geçici olarak men edildiğini açıkladı. Vakfın resmî Internet sitesi kapatıldı. Gözaltı sonrası, savcılık ifadelerinin ardından Kuytul ile birlikte 5 kişi çıkarıldıkları sorgu hâkimliği kararıyla tutuklandı (09.02.2018). Kuytul’a, ailesine, gözaltına alınan ve tutuklanan diğer kimselere ve yakınlarına içtenlikle “geçmiş olsun” dileklerimi iletir; bu süreci kolaylıkla atlatmalarını, tutuklu olanların özgürlüklerine kavuşmalarını dilerim. Zor bir süreç…

3- Aylar önce, Kuytul’u ve hareketini öteden beri kendisiyle birlikte eleştirdiğimiz Adanalı bir dostuma, “Politikacılığa soyunması ve bu denli muhalefeti sonrasında Cumhurbaşkanı Kuytul’u Saray’a davet etse, basını da çağırsa, kamuya açık olacak şekilde Kuytul’a devletin temsilî anahtarlarını teslim etse, “Buyur, bundan sonra devleti sen yönet” dese, Kuytul ne yapar, merak ediyorum” diyerek Kuytul’u hicvetmiş; “gerekçeli olarak”, Kuytul’un “din adına” yaptığı etkinlik ve faaliyetlerinin “devlet eli” ve “gücüyle” engellenmesi gerektiğini söylemiştim. Bu önerim, ilk etapta kulağa hiç de hoş gelmeyebilir. Ne ki benim gerekçelerim farklıydı; bu öneride bulunurken böyle bir süreci, bu süreçte haksızlığa uğramalarını, hukuksuzluk görmelerini, medyanın asparagaslarıyla karşı karşıya kalmalarını amaçlamamıştım, işlemedikleri suçların töhmeti altında kalmalarını istemezdim. Bu sürecin, Kuytul’un, “din algısını”, çaba ve etkinliklerini gözden geçirmesine vesile olmasını umarım.

4- Gözaltılar sonrasında görüşlerimi sosyal medya hesabımda “icmalen” şöyle paylaştım: “Oldukça politize de edilmiş “çakma bir din algısı”nın hayli marjinal bir “hakikat iddiası” ve tereddütsüz bir “samimiyet perdesi” ile, “liyakatsiz bir önderlik” altında öne çıktığı bir bildik “heva uğruna” binlerce samimi insanın temiz duyguları, yönelişi, emeği, zamanı, finans kaynakları, umutları, kişilik hakları heba oluyor, onlardan kimileri de bu uğurda gözü kapalı büyük riskler alıyor… Korkarım ki niteliksiz stratejiler ve derinliksiz müdahaleler bu sentetik alimimizi daha da obez edebilir, bu hareketin önünü açarak yapıyı daha da büyütebilir.” (02.02.2018 18:30).

II- Operasyon

1- Operasyon ve gözaltıları takip ettim, herhangi bir “hukuksuzluk”, hukuk yönünden bir “usulsüzlük” görmedim. Operasyon ve gözaltılarda “aykırı”, diğer operasyon ve gözaltılardan “farklı” herhangi bir uygulamaya rastlamadım. Kuytul’un eşi sayın Semra Kuytul da, evlerine yapılan polis operasyonunda Kuytul’a ve kendilerine hiçbir saygısızlık yapılmadığını resmî Twitter hesabından açıkladılar. Ardından, Kuytul’un Adana Emniyet Müdürlüğü önünde toplanan ve bekleyen sevenleri de yaptıkları açıklamalarda yine bu yönde beyanlarda bulundular. Kuytul’un sevenleri, Furkan Vakfı çevresi ve değişik saiklerle iktidar ve hükumet karşıtı farklı çevrelerin, soruşturmanın aşamalarına yönelttikleri eleştirileri anlamlı ve tutarlı bulmuyorum. Bildiğim dışında bir hukuksuzluk ve usulsüzlük varsa zaten gereği yapılır, tanıdığım kadarıyla bu camia haklarını aramaktan geri durmayacaktır.

2- Operasyon yöntemleri, terör faaliyetlerinde bulunan kimseler olmadıklarından bahisle, devletin operasyonda “güç kullanması” söylemiyle, Furkan Vakfı çevresinin ve bu fırsattan yararlanmak isteyen iktidar karşıtı bazı çevrelerin tenkitlerine konu olmuştur. Operasyonda güç kullanıldığını görmedim. Her operasyon aynı yöntemlerle yapılmaktadır. Kuytul ve çevresinin bir terör örgütü gibi faaliyette bulunmadığını, tam tersi silahlı Müslüman mücahit gruplar aleyhine çok sayıda konuşması olduğunu biliyorum. Bu nedenle, Furkan Vakfı çevresine yapılan operasyonun, bir terör örgütüne yapılan operasyonla aynı nitelikte olması doğru görülmeyebilir. İleride görülecektir: Kuytul ve arkadaşları -suç örgütü suçlamasından ceza alsalar bile- terör suçundan beraat edeceklerdir.

Bununla birlikte, eğer “güç kullanma” tenkit edilecekse, Kuytul ve beraberindeki kimselerin de “gücü yettiğinde”, “gücü oranında” güç kullandığı bilinmektedir. Yakın bir tarihte, Kopenhag’ta kendisinden ayrılan, orada vakıf şubesinin tabelasını indiren bir gruba yönelik eleştirel söylemlerinden birinde bizzat Kuytul, “Eğer o tabelayı indirenler, o tabelayı orada değil de burada indirmiş olsalardı, o tabelayı indirenlerin elleri kırılırdı” diyebilmiş, dinleyenleri de bu ‘densizliği’ tekbirli tezahüratlarla karşılamıştı. Adana’da, kendilerince gerekli gördüklerinde, çoğu mer’î yasalara göre de suç olacak şekilde bu insanların nasıl zorbalaştıklarını da biliyoruz. Gücü yettiğinde, karşıtlarına kendisi güç kullandığında oluyor da, kendi egemenlik ve yetki alanında devlet, kendilerinin ellerini de kırmadan bir operasyon yaptığında niçin olmuyor? Devlet gerekli gördüğünde güç kullanıyor da, Kuytul kardeşimiz sadece barış ve esenliğe mi talip? Dinsel referansları da aynı iken, gücü o düzeye ulaştığında, Kuytul ve çevresinin dinî/itikadî/siyasî tercih ve eylemlerinin, yeryüzünde “Tanrı adına” bir fesat çetesi olan DAIŞ (IŞİD) düzeysizliğinde ve vahşetinde olmayacağını kim garanti edebilir?

3- Gözaltında olan kimselerin yakınlarının yaptıkları açıklamalarda; Kuytul’un (kendi algı ve jargonlarında: “Müslümanların”) susturulmak için bu operasyonun yapıldığı imajı yaratılmaktadır. Samimi olarak da böyle inanmaktadırlar. Hükumetin, Kuytul’un eleştirilerinden rahatsız olduğu için bu operasyonu yaptırdığı şeklindeki söylemler derinlikli yaklaşımlarla tartışılmalıdır. Kuytul ve taraftarlarının, slogan değeri bile taşımayan alışageldiğimiz hamasî kahramanlık söylemlerinin ise, tecrübeli ve basiretli kimseler nezdinde itibar değeri yoktur.

Kuytul; konuştuğu alanda akademik ve siyasî bir formasyona sahip olmadığı hâlde, çapına da bakmadan, Ak Parti’nin 2002 yılında iktidar olmasından bu yana muhalefetini ve eleştirilerini kesintisiz olarak sürdürmektedir. Temsiline soyunduğu misyon dışında, hemen hemen tüm mesaisini politika yapmaya ayırmış, kendisini bir ana muhalefet partisi lideri gibi iktidara karşı niteliksiz bir muhalefete adamıştır. Daha da tuhafı, önceki iktidarlar döneminde ondan “bu denli” böyle bir muhalefet de görülmüş değildir, o dönemlerdeki çabası daha ziyade dinî/ibadî olmuştur. Bugün hükumet, salt Kuytul’un muhalefet ve eleştirilerinden duyduğu rahatsızlıkla onun ve hareketinin önünü kesmek için bu operasyonları teşvik edecek veya yaptıracak olsaydı, bunu bugüne kadar yaptırmaması için bir neden yoktu; onu daha önce susturabilir, vakfın faaliyetleri daha önce men edilebilirdi. Kaldı ki böyle bile olsa, bir Kuytul’un bile kendi vakfında, riyaset ettiği bir ortamda kendi çizgisine muhalif söylemlerden hoşnut olmayacağı, buna rıza göstermeyeceği ve izin vermeyeceği açıktır. Kuytul’un en küçük bir eleştiriden bile kendisini nasıl müstağnî gördüğünü, bundan ne denli rahatsız olduğunu iyi biliyoruz. Devlet niçin kendi egemenlik ve yetki alanında, üstelik o denli fütursuz söylemlerle niteliksiz bir muhalefete izin versin, müsamaha göstersin? Akletmemelerimiz, hamasetimiz, tarafgirliklerimiz, kendi tercihlerimizi din edinmişliklerimiz bunu görmeye engel olmaktadır.

4- Kuytul ve taraftarlarında şöyle bir çelişki de göze çarpmaktadır: Kuytul, bugüne kadar tüm söylemlerinde hükumetle “tercihen” karşı karşıya gelmiş, karşılaşacağı her zorluğa ve yaptırıma hazırlıklı olduğunu defalarca söylemiş, bunları “hak yolda” olduğunun ölçüsü saymış; korkmadığını, hiç kimsenin kendisini yıldıramayacağını, susturamayacağını söylemiştir. Bugün susturulmuş olduğu gerçeği bir yana, marjinal söylemleriyle sözde ateşli konuşmalarla çapsız bir muhalefet yaparak göz göre göre yel değirmenleriyle savaşan bu zat, tüm söylemleriyle sürekli “Gelin, alın beni; gözaltına alın, tutuklayın, cezaevine koyun” dercesine konuşmuş, bu tarzından da hayır ve ecir ummuştur. Beklediği gün gelmiş, amacına ulaşmıştır. Kendisinin ve çevresinin bundan önceki mütemadî tercih ve beklentisinin hilâfına; operasyon, gözaltı ve tutuklamalara karşı çıkmaları, serbest bırakılmalarını istemeleri, beklentileri yönünde davranarak kendilerini gözaltına alan, tutuklayan mercîleri eleştirmeleri tutarlı görünmemektedir. Nitekim kendisini iyi tanıyan eski bir arkadaşı sosyal medya hesabında Kuytul’u şu sözlerle hicvetmiştir: “Kör istemiş bir göz, Allah verdi iki göz” (Orhan Göktaş, 31.01.2018 07:27)

III- Soruşturma

1- Soruşturmada “suç örgütü” suçlaması yapılmış, örgütün “suç işlemek amacıyla kurulduğu” iddia edilmiştir. Bu iddianın birkaç farklı açıdan incelenmesi gerekmektedir.

a) Bilindiği gibi Furkan Vakfı 1994 yılında kurulmuş, yurt içinde ve yurt dışında birçok şube açarak teşkilatlanmış, operasyon gününe kadar vakıf resmen faaliyet yapmıştır. Eğer vakıf, suç işlemek amacıyla kurulmuş, suç örgütü niteliğinde faaliyet yapmışsa 24 yıl boyunca vakfın faaliyetlerine niçin izin verilmiştir? Bu iddia hiçbir şekilde tutarlı değildir, gerçeği yansıtmamaktadır.

b) Ne yazık ki Türkiye’de “suçtan delile” değil de “delilden suça” gitmeyi alışkanlık haline getiren soruşturma makamları ve kolluk, isnat edeceği herhangi bir suça delil bulma çabası ile, bunun yegane yolu olan iletişim tespitlerini yasal hâle getirebilmek için önce “suç örgütü” isnadında bulunmakta, böylece iletişim tespiti yaparak isnat edeceği suça delil toplamaktadır. Değilse Kuytul’a ve arkadaşlarına isnat edilen suçların çoğu (sahtecilik, nitelikli dolandırıcılık, müstehcenlik, Cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve nefrete teşvik ), soruşturma mercilerine ve kolluğa iletişim tespitini yasal kılan katalog suçlar arasında değildir (CMK, 135). Bu hileli ve nahoş yöntemden hayli canı yanmış, suçtan haberi olmayan iki masum ve tertemiz insanın yıllarca neler çektiğini yakinen görmüş biri olarak bu tarzı ve niteliksiz soruşturma stratejisini iyi biliyorum.

c) Bununla birlikte, Kuytul’un, son bir iki yıldan bu yana, özellikle de geçen yıl Avrupa’da kendisinden ayrılan kimselere karşı yaptığı ‘atarlı’ konuşmalarına bakıldığında, üzerine atılı suç örgütü isnadının yasal unsurlarının oluştuğu da görülür. Keşke öyle olmasaydı… Kuytul; yerleşik ve mütemadî tarzıyla sevenlerine bir örgüt lideri gibi davranmakta, onlardan bağlılık beklemekte ve bunu dilemekte, bu yönde çabalamakta, beklediği ve dilediği bağlılığı bulmakta, bey’at aldığından söz edilmekte, cemaat mensuplarına emir ve talimatlar vermekte, çevresindeki insanlardan itirazsız itaat beklemekte, kendisiyle bağlıları arasında hiyerarşik bir bağ ve ilişki görülmekte, cemaatinden ayrılanları ihanetle nitelendirmekte, ihtilaflarda “kendince” yetkisiz yargılamalar yapmakta, cemaat mensubu ailelerin evlenme ve boşanmalarında kendisini söz sahibi görmekte, ailelere zorbalıkla yaptırım uygulamakta ve uygulatmakta, yaptırımlarında kısmen güç de kullanmakta, bu yaptırımları aileler üzerinde sonuç doğurmakta, onun bu tercihleriyle kimi zaman aile faciaları yaşanmakta, telafisi kabil olmayan mağduriyetlere tanık olunmaktadır. Bunlar Adana’da bilinir. Onun bütün bunları “din adına” ve “samimi olarak” yapıyor olması, etkinlik ve eylemlerine ne meşruiyet kazandırabilir ne de atılı suçun unsurlarını ortadan kaldırır. Herkes gibi o da bundan ötürü soruşturulur, yargılanır, suçu sabit görülürse ceza alır; üzücü ama büyük ihtimalle de öyle olacaktır.

2- Soruşturmada müsnet suçlar arasında geçen El-Kaide, DAIŞ (IŞİD) ve FETÖ’ye yardım ve yataklık gibi suçların, PKK yanlılığının, Kuytul’u -değil onu yakından tanıyan- uzaktan tanıyan kimseler nezdinde bile inandırıcılığı yoktur. Kuytul’un öteden beri El-Kaide’ye ve savaşçı gruplara “karşı” ve “mesafeli” olduğunu herkes bilir; o bugüne kadar istikrarlı bir şekilde bu örgütlerin aleyhinde konuşmuş, gençleri cephelere gitmekten alıkoymaya çalışmış, bundan ötürü cihat yanlıları tarafından hep eleştirilmiştir. IŞİD tarafından ölüm tehdidi aldığı ve -her ne kadar tehdit sonrası ilk konuşmalarında kahramanca söylemleri olmuşsa da- bir insan olarak bundan korktuğu bilinmektedir. FETÖ suçlamasının ne kadar iğreti durduğu ortadadır. Kuytul’un çizgisiyle Fethullah Gülen’in çizgisi birbiriyle telfik edilemeyecek kadar açık ara farkla çok başkadır. Belli ki soruşturma, FETÖ ile Kuytul’un hareketini ayırt edebilme yetisine sahip olmayan savcı ve kolluk tarafından yürütülmüştür. Ne ki Kuytul, bu dönemde, hükumete yönelik çoğu düzeysiz eleştirilerinde ve FETÖ ithamıyla mağdur olan kimseler lehine söylemleriyle FETÖ ile aynı gözede görülmüş ve kanaatim o ki onun bu tarzı soruşturmada kendi aleyhine istismar edilmiş, FETÖ ile ilişkiyle itham edilmiştir. Kalkışma gecesindeki konuşmasında (Adana, 15.07.2016) “darbenin hayırlara vesile olmasını” diler nitelikteki talihsiz sözleri darbe yanlısı bir kimse oluşundan değil, o esnada şaşkınlık, endişe ve telaşla birşeyler söyleme çabasıyladır. Değilse Kuytul FETÖ’cü değildir, darbe yanlısı değildir, bunun tersine hiç kimse inanmaz. Bir yönetim biçimi olarak demokrasiye karşı olması da onu darbe yanlısı yapmaz; kendince bir dinî/siyasî anlayışla demokrasiyi benimsememektedir, darbe yanlısı olduğu için değil; alternatif makul bir yönetim biçimi önerememesi ise sadece onun sorunu değil, tüm siyasal İslâmcı tezlere sahip Müslümanların ortak sorunudur. Kuytul, PKK yanlısı da değildir; bence sadece iktidara muhalif söylemler üretmek için HDP ve tutuklu eş başkan Selahattin Demirtaş lehine konuşmalar yaptığı olmuştur. Kuytul’un tutuklanmadan önce, terör örgütleriyle ilişki suçlamasına karşı yaptığı savunmalar oldukça tutarlıdır.

3- Yine soruşturmada müsnet suçlar arasında, Kuytul’un Cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve nefrete teşvik gibi 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda suç olarak tanımlanan eylemlerinin sabit olduğuna, bu suçların yasal unsurlarının oluştuğuna inanıyorum. Zaten bunlardan yargılaması devam etmekteydi, Kuytul bunlardan ceza alır. Diğer sahtecilik, nitelikli dolandırıcılık gibi suçlardan Kuytul’u tenzih etmek gerekir. Nitekim kendisi de sorgu hâkimliğinde verdiği ifadesinde “Bu suçları isnat edeceğinize kafama kurşun sıksaydınız daha iyiydi” diyerek isnatların kendisine ne kadar ağır geldiğini anlatmak istemiştir. Bence Kuytul bu beyanında samimidir. Yargı yolsuzluğuna uğramazsa, onun bu suçlardan beraat edeceğine inanıyorum; eğer suçlu bulunursa, Kuytul, basiretli kimseler nezdinde bu ithamlardan münezzeh, bu yönden şerefli bir insandır. O, din üzerinden geçinen diğer tapınak tacirleri gibi samimiyetsiz, çıkarcı ve sahtekâr bir bezirgan değildir. Vakfın kasasında bulunan paranın izahını yapmıştır; ifadesindeki resmî beyanı ikna için yeterlidir. Kuytul, dinini satarak dünyasını kazanmaz. Operasyonun, vakfın yılda bir kez bağış toplandığı günün sabahına denk getirilmesi, vakfın parasının vakfın kasasında bulunması, bir vakıf için para sayma makinesinin dile düşürülmesi ise tümüyle soruşturma zaafı olarak görülür. Kuytul’un arkadaşlarından birine yapılan müstehcenlikle ilgili bir suçlama, asparagas bir haber ya da eğer doğru ise bir insan zaafı olarak düşük bir eğilim ve eylem olarak görülebilir; suçta ve cezada bireysellik esastır (TCK, Genel Hükümler, 20); bununla Kuytul ve çevresindeki tüm insanlar müttehem görülemez, bu yöndeki propaganda ve kitlesel algı yönetemi çok çirkindir, kınanmalıdır.

4- Kuytul’un faaliyetlerine bugüne kadar yıllarca izin verilmiş, şimdilerde de, -Cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve nefrete teşvik gibi suçlar hariç- suç örgütü kurma, terör örgütlerine yardım ve yataklık yapma, sahtecilik, nitelikli dolandırıcılık gibi “ihtiyaçtan tedarik” olarak görülecek diğer suçlamalarla Kuytul ‘harcanmıştır’. Soruşturmanın amacı net değildir, soruşturma birçok yönden zaaflarla maluldür. Soruşturma herkesin sandığı gibi, Kuytul’un, millî çıkarlar hilafına Afrin ile ilgili konuşmaları üzerine başlatılmamıştır. Kaldı ki Kuytul’un o konuşmaları da kısmen saptırılmıştır. Soruşturma dosyasının numarasından soruşturmanın iki yıl önce (2016 yılının ortalarında) başlatıldığı anlaşılmaktadır. Kuytul, sayın Ruşen Çakır’ın da 30.01.2018 tarihli Medyaskop konuşmasında açıkça değindiği gibi itibarsızlaştırılmıştır. Gözaltı sonrası yapılan teşhir de bunu göstermektedir. Bu yöndeki değerlendirmelerimiz, Kuytul’un, kendi söylem, eylem ve etkinliklerine yönelik çaplı tenkitlerimiz ayrı görülmelidir.

5- Muhtemelen bu süreç onu daha da bileyecek, çizgisini ve konumunu daha da ihkâm edeceği günleri ona getirecek, sevenleri ve bağlıları nezdinde onu daha da değerli kılacaktır; bu da kendisini sorgulamada Kuytul’un önünü daha çok tıkayacak, din algısında, dinî/siyasî tercihlerinde, bunları kitlelere “din diye” sunumunda yanlışların daha da kolektifleşmesini getirebilecektir. Operasyonda o bildik, düzeysiz, yalan ve iftiraları da içeren medya katkılı bu süreci bu açıdan da sakıncalı görüyorum.

6- Sosyal medyada, yabancısı olmadığımız bir garabetle Kuytul’un “7 yıl ceza aldığı” ve “vakfın kapandığı” yönünde dolaşan paylaşımların da dikkate alınmaya değer bir yanı yoktur. Kuytul tutuklanmıştır; tutuklama ceza değil, koruma tedbiridir. Henüz dava bile açılmamıştır, önümüzdeki zamanlarda yargı dönemi vardır. Vakıf da kapanmamış, mahkeme kararıyla vakfa kayyum atanmış, valilik kararıyla vakıf “geçici olarak” faaliyetten men edilmiştir. Aksi yöndeki söylemler bilinçsiz ve hamasîdir. Kuytul’un da daha önce böyle zuhulleri olmuş, bir konferansında “polislerin kendisine dava açmak istediklerinden bahisle eleştiri yapabilmiştir; oysa polis dava açamaz, savcı dava açar. Belli ki öğreti ve uygulamaya ilişkin hukuk bilgisi hiç yok. O böyle derse, bağlılarının Adana Emniyet Müdürlüğü önünde yaptıkları amatör video kayıtlarındaki açıklamalarda “Savcının yasasına göre gözaltı sürecinde Hocaefendi ile görüşmemiz mümkün değilmiş” demesini çok görmemek gerekir; “savcının yasasına göre” ne demekse… Tutuklamalar sonrasında Adana’da kamuoyuna yaptığı açıklamalardan tanıdığımız Kuytul’un ‘isimsiz’ avukatının yetersizliği de açıktır. İsimsiz vekil, bir vekilden ve vekâlet ilişkisinden öte hamaseti yüksek, özgüveni düşük, mürit profilli bir Kuytul hayrandır. Kuytul’a tavsiyemiz kendisine profesyonel bir vekil edinmesidir.

7- Kuytul ve çevresi, dinî/siyasî tercihlerini öne çıkararak, kendilerini “hak”, karşıtlarını “batılda” gördükleri, öteden beri o yabancısı olmadığımız söylemlerle operasyonlara ve soruşturmaya itiraz etmektedirler. Oysa dinî/siyasî tercihleri, sadece onların kendi kanaatidir; onların din algılarını ve sorgulanmamış tercihlerini karşıtlarına -değil tafdil etmeye- tercih etmeye bile medar olacak makul bir neden yoktur. Bugüne kadar bizi tüketen de hep kendi dinî/siyasî tercihlerimizi öne çıkararak sürekli başkalarına bunları sunmamız değil midir? Bizi tüketen, kendimizi tereddütsüz hakta, bizden başkalarını hiç toleranssız batılda görmemiz değil midir?

IV- Kuytul ve Etkinliklerinin Özetle Tenkidi

1- Kuytul’un, inanç ve düşünceleri, fıtrat üzere değil, basiretli tercih ve kabullerle değil, “din zannettiği”, “sorgulamadan benimsediği” yerleşik-geleneksel “din kültürü” üzeredir. Bu yönde, yine kitlelerin sorgulamadan benimsediği, kendisinin de özenle yerleştirmeye ve yaşatmaya çalıştığı iğreti bir “hocaefendi statüsü” üzerinden etkinliklerde bulunmaktadır. Kuytul’un, yaşadığı dönemin fıkhının farkında olmadığı, hukuku bilmediği, kendisiyle birlikte sevenlerine de zararı dokunacak maceralar, dinsel fantezi ve komedilerle başına iş açtığı ortada… Dilerim bu süreçte kendini sorgular, beni şaşırtır. Fakat bu beklentide öyle çok da umutlu değilim.

2- Kuytul ve çevresine, din algılarını hangi hüccet üzere kurguladıkları, etkinliklerini hangi istinada müstenit yaptıkları sorulduğunda da, bildiğimiz klasik referanslarını (Kur’an, Sünnet, vb.) ve klasik söylemlerini (Tevhid, Allah’ın hükümleri vb.) ideolojik önermelerle öne çıkarmaktalar. Ancak bu onların metodolojik açıklarını kapatmaya, zaaflarını örtmeye yetmemekte; menhec yönüyle açığa düştükleri yerde, akletmedikleri, öz eleştiri yapmadıkları, tercih ve çizgilerini sorgulamadıkları için bu açıklarını fark edememekteler. Dahası her İslâmcı grup gibi, onlar da hakkın yegane temsilcisi, hâmîsi ve sunucusu olarak kendilerini görmekteler…

3- Geleneksel-mezhepçi-yarı tekfirci-sıkıştıklarında da tefrikçilik yapmak zorunda kaldıkları yerleşik söylemlerinde; abartılı bir şekilde politize edilmiş kültürel-siyasî bir tevhid algısını tahkiksiz ve gereğinden fazla öne çıkararak “Allah’tan başka kanun koyucu yoktur” sloganları attıkları, kitleleri bu vb. sloganlar etrafında öbekledikleri ve güdüledikleri, daha da ileri giderek bu sloganların sığlığına, yersizliğine ve yetersizliğine rağmen insanlar arasında yetkisiz dinsel kategorize yaptıkları hâlde, Kuytul’un bizzat kendisinin, konferans ve mitinglerinin engellenmesini tenkit münasebetiyle söylediği bazı sözleri ve hukuku da bilmedikleri her hâllerinden çok belli olan samimî bağlılarının Kuytul ve arkadaşlarının gözaltı günlerinde Adana Emniyet Müdürlüğü önündeki bekleme zamanlarında savunma refleksiyle bağlamsız söyledikleri “yasalara aykırı bir davranış içinde olmadıkları” yönündeki söylemleri söz konusu dinî/siyasî tercihleriyle açıkça çelişmekte değil midir? Bu durumda, benimsenemese de fark edilebilir bir konjonktürel kompleksin sığlığının, içsel ezilmişliğin öne çıkmasıyla, referansı ve teşrî kaynağı Allah olmayan yasalara saygılı davrandıklarını, o yasalara riayet etmeye özen gösterdiklerini söylemeleri, üstelik bir de bunu, şimdi böyle bir süreçte kendiliklerinden vurgulamaya ihtiyaç hissetmeleri ciddî bir tutarsızlık ve eziklik değil midir? O kahramanlıklar nereye gitmiştir, bu tavırlar vaktiyle kendilerine karşı kahramanlık türküleri söylenen kesimleri şimdilerde güldürmez mi? Maalesef, büyük bir öfkeyle de karışık olduğu çok belli aynı ezikliği adliyeye sevki esnasında yapılan polis teşhirinde Kuytul’un beden dilinde de görmüştük. Kuytul’un sorgu hâkimliğinde verdiği ifadesinde, eğer sözü zapta geçirilirken tesviye edilmiş değilse, bugüne kadarki tarzının tersine, Cumhurbaşkanından söz ederken “Cumhurbaşkanımız” demesi de doğrusu kendisi için yüz kızartıcı bir durum olarak görülmelidir.

4- Kuytul, tüm söylem ve davetini, karşıtlarına muhalefeti üzerinden kurgulamıştır. Karşıtlarını elinden alın, muhalefet yapamasın, konuşacak pek birşeyi kalmayacaktır. “Dava” dedikleri, neyi tanımladığı çok da belli olmayan mevhum mefhum, kitleselleşmede kullandıkları büyülü bir sözcüktür. Kendisi ve çevresi, haklılıklarını, batıl gördükleri bir yapının varlığına bağlamışlardır. Öyle ki şimdilerde yaşadıklarını da haklılıklarının ve meşruiyetlerinin delili saymaktadırlar. Kendi çizgilerini, etkinliklerini meşru görme ve gösterme çabasında benzer argümanları kullanmaktalar; zulüm gördüklerinden bahisle, mazlum edebiyatıyla durumlarını ajite etmektedirler.

5- Bu çevre, liderleri Kuytul’un riyasetinde “komplo teorileri” üretmede de hayli başarılıdır. Nitekim Kuytul, Adıyaman’a bir konferans için giderken, yol aramasında trafik ekibi tarafından durdurulmuş olmasını, hükumetin konferanslarını engelleme girişimiyle izah edebilmiştir. Kuytul’un eşi Semra hanım, eşinin gözaltına alınmasından sonra, aracına çarpan başka bir aracın şoförünü “ajanlıkla” itham edebilmiştir. MOBESE kayıtlarını incelediğimizde gördüğümüz şey ise, olayın sadece basit, sıradan bir trafik kazası tevafukuydu.

6- Kuytul’un, “din adına” öne çıkardığı egosundan, kendisini alemlere rahmet sanmasından, “hocaefendili” kutsamalarla kendisini halka arz ettirmesinden; “sorgulanmamış bir kültürü”, “din diye” kitlelere takdim ederken dini, siyaseti, hukuku bilmediği hâlde yaptığı bilmişliklerden, kendisini sorgulanamaz görmesinden, cahil cesaretinden, maalesef 53 yaşına ulaşmış bu insanın yeni yetme ergen tavırlarından, hiç de olgun bulmadığım stilinden, özel hayatındaki tevazu ve samimiyetinin hilâfına halka açık söylemlerinde son derece rahatsız edici beden dili, dikte edici tarzı ve itici söylemlerinden, son dönemlerde de iğreti bulduğum rüyalar üzerinden “özentili” eğilimlerinden, söylemlerindeki çelişkilerden, bu çelişkileriyle kendisini gülünç duruma düşürmesinden duyduğum rahatsızlığı da ayrıca dile getirmek isterim.

Kitlelere önderlik yapmaya kalkan, toplum mühendisliğine soyunan, son konuşmalarından birinde siyasîlere yönelik “Ben size, hepinize siyaset okuturum, öğretirim” şeklinde banal çıkışlarda bulunan bu zatın, bundan on yıl önce (Adana, 04.04.2008) kendisine Usame bin Ladin hakkında sorulan bir soruya “Usame bin Ladin diye bir adam dünyada yaşıyor mu gerçekten? Böyle bir insan yaşıyor mu, emin değilim ben. Kimden duyduk bunu, Amerika’dan duyduk. Amerika’dan duyduğumuz bir adamın varlığına inanacak mıyım ben?” diyerek verdiği cevaba ve siyasî dehasına hayran olmamak mümkün değildi (!). Gerçekten Kuytul’dan siyaset dersi almak lâzım (!).

7- Önce gözaltı sonrası Kuytul’un eşinin, gözaltı ve tutuklamalar sonrasında Kuytul’un vekilinin ve sevenlerinden bazılarının yaptığı açıklamalarda, emniyet mensuplarının Kuytul’a “saygılı davrandıkları” yönünde aslında kitlelerden saygı beklentili, “polisler bile ona saygılı davranıyor, saygısızlık etmiyor” temalı ısrarlı söylemleri bariz bir kompleksin tezahürüydü. Bununla, Kuytul’un aslında bir “hocaefendi olduğu” yönünde kitleleri yönlendirmeyi amaçlıyorlardı, bununla bile Kuytul için saygı ve itibar çalışması yapıyorlardı.

Bundan önce Kuytul’un kendince ihdas ettiği bir ‘fildişi kulesi’ vardı. Öyle herkes kendisinin yanına giremez, onunla görüşemez, kendisiyle görüşebilecek kimselere bile yaverleri karar verir, destursuz Kuytul’un huzuruna varılmazdı. Kuytul’un, insanlar karşısında kendisine biçtiği bir konum vardı. “Din adına” yarar da görerek oluşturduğu bu protokol iğretiliğinin rahatsız ediciliğinden kendisine söz edemezdiniz bile… Evine yapılan polis baskınında, gözaltında, nezarette arkadaşlarının yanında, gözaltı sonrası adliyeye çıkarılırken yapılan teşhirde, savcı karşısında ve sorgu hâkimliğinde ifade verirken Kuytul’un hâlini düşündüm. Hele de gözaltı sonrası polis aracından indirilerek savcılığa götürülürkenki beden dili gözümün önünden gitmiyor, ifadesinden hissettiğim kadarıyla da çıkarıldığı mahkemede savunma yaparkenki çırpınışları da… Tutuklanması sonrasında eline kelepçe vurulduğunda, tutukluluğunun bundan sonraki aşamalarında, cezaevine teslim edildiğinde cezaevi giriş işlemleri esnasında, koğuşta, cezaevinde karşılaşacağı pek çok rahatsız edici muamele ve göreceği olası davranış bozuklukları ve onur kırıcı durumlarda Kuytul’u, onun yerle bir olan egosunu düşünemiyorum bile… Onun yerinde olmak istemezdim. Keşke aramızda kendince birtakım havalara girerken bugünleri de düşünseydi; keşke şimdilerde bunları düşünse de ibret alsa, yine olur…

8- İbret alınması gereken bir başka husus ise, ‘yanlışlar ilmi’ ile beslenen kimselerin belki bir ömürlük çaba, emek ve beklentilerinin bir anda nasıl heba olduğudur. Kuytul, iyi bir otokritik yapmazsa burayı da gözden kaçıracak, geçmişteki tarihsel sahabe enstantanelerini de dinî/siyasî söylemlerine sos yaparak bu yaşadıklarını “Allah yolunda olma”, “Allah yolunda çabalarken nice musibetlerle karşılaşma”, “bu musibetlere sabretme, göğüs germe, dik durma ve direnme” gibi birtakım hamasî söylemlerle, daha da kötüsü “buna böyle inanarak” sunacak, ne yazık ki bu sunumlar, samimî ama bilgisiz ve basiretsiz yığınlar nezdinde karşılık da bulabilecektir. Nitekim bağlıları bugünden bunu böyle yapmaya başlamışlardır, her birinin tesellî sözleri bu yöndedir.

9- Kuytul’un, sevenlerinin, bağlılarının samimiyet ve hasbîliğine hiçbir sözüm olamaz. Özellikle de eşi Semra hanım’ın samimiyeti, fedakârlığı, -tenkitlerimi gerektiren yönleri olsa da- eşine ve değerlerine bağlılığına ancak saygı duyulur. Semra hanım’ı, eşi ve yapılanmaları lehine, haksızlığa uğradıkları tarafları kamuya açıklama adına adeta çırpınırken buldum. Kuytul ve ailesinin samimiyeti, tevazusu, yaşam tarzı, dünya hayatına değer vermemeleri, onlar hakkında bildiklerimizin meyanında ortak tanıdıklarımızın da değerli ve muteber tanıklıklarıyla ortadadır. Adalet, nesafet ve vicdandan yana nasibi olan bundan başkasına inanmaz.

V- Son Sözler

1-Kuytul ve Furkan Vakfı soruşturması üzerinden, bunu fırsat bilerek hükumete ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik eleştiri imkânı devşirerek söylem geliştiren Türkiye siyasal İslâmcılığının ve iktidar karşıtı farklı çevrelerin sığ çabaları tenkide bile değmez. Hükumete ve Erdoğan’a yönelik kimi eleştirilerimize rağmen bu böyledir. Bununla birlikte, doğru bir kulvarda durma adına, Kuytul ve arkadaşlarının haksızlığa uğradığı yerlerde onların yanında yer alarak doğru bir kulvarda duran samimî insanların samimiyet ve çabaları ayrı ayrı takdire ve saygıya değer. Kuytul ve çizgisine yönelik tenkitlerimizin yanı sıra, bizim de doğru bulduğumuz, durduğumuz ve önerdiğimiz kulvar budur.

2- Kuytul ve Furkan Vakfı’nın dinî/siyasî etkinliklerini, farklı cemaatlerin benzer etkinliklerini, bu toplulukların toplum yararına kimi ıslah çabalarının meyanında toplumu ifsat edici nitelikteki siyasî faaliyet, hareket ve kalkışmalarını tenkit ederek genel maslahata aykırı icraatlarına karşı olmam, tümüyle hükumetin yanında olmam, iktidarın her icraatını onaylamam, müesses nizamın ve hükumetin yaptığı yanlışları görmeden, bir “hükumet sözcüsü” gibi, resmî bir “devlet ağzı” ile birşeyler söylediğim anlamına gelmemeli. Tenkitlerimde resmî mercilerle örtüştüğüm yerler kendimce “gerekçeli” ve “özgün”dür; öteden beri hükumet politikalarını da tenkit eder, rejimi de eleştiririm. Bununla birlikte Kuytul’u haklı ve mazlum bulduğum yerlerde ona yönelik tenkitlerime rağmen tereddütsüz ve çekincesiz onun kulvarında durdum.

3- Furkan Haber’in Twitter hesabından atılan bir twitte Kuytul’un eşi Semra hanım, “İslâmi kesimden görmediğimiz desteği sol ve diğer kesimlerden gördük” demiştir. Semra hanım’a birkaç söz: Dizdiğiniz okları hangi hedefe kullandığınız sonunuzu belirler. Sizin haksızlığa uğradığınız yerlerde bugün İslâmî kesimi yanınızda bulamamanız onların bir zaafıdır ama vaktiyle sizin İslâmî kesimden hiç kimseyi sebkatine, birikimine, liyakatine bakmadan tanımamanız, nefret söylemleriyle onları küstürmeniz de onlardan önce sizin zaafınızdı. Bunu da görmeniz gerekir. İsterseniz bugünden sonra Ebu Muslim Horasanî’nin şu muhteşem tespitine kulak verin: “Zarar gelmeyeceğinden emin oldukları için dostlarından uzak durdular, kendilerine bağlamak ve gönüllerini kazanmak için de düşmanlarına yakın oldular; yakın durulan düşmanlar dost olmadı, herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu.”

4- Kuşkusuz bu konuda söylenebilecek olanlar bu kadar değil. Ne ki daha öte bir değerlendirme ve tenkit için bir makale formatı yeterli değil; bunun zamanı da bugün değil. Aslında bu kadarını bile bugün söylemek istemezdim. Kuytul’u öteden beri eleştiriyor, -dürüstlüğünü ve dinindeki samimiyetini değilse de- söylemlerinin çoğunu, özellikle de dinî/siyasî söylem ve sunumlarını, insanlara önderlik etme ve toplum mühendisliği çabalarını -“dinin ve siyasetin değil”- psikolojinin, sosyolojinin ve ne yazık ki mizahın konusu olarak görüyorum. Kuytul ve çabalarının, Furkan Vakfı etkinlik ve faaliyetlerinin fıtrî, insanî, dinî, siyasî ve sosyal yönden cerh edilmesi ayrıca çaplı bir çalışmanın konusudur. Kuşkusuz diğer sentetik ulema ve onların güdümündeki diğer cemaatler için de böyledir.

Muhammed Fatih Ergün
İstanbul, 11.02.2018 23:00

SPONSOR REKLAMLAR

BENZER HABERLER

Esad’a Destek Arttı

ABD, Fransa ve İngiltere’den oluşan üçlü ittifakın Suriye’ye füzelerle saldırması Arap dünyasında geniş yankı uyandırdı. Uzun süredir

İdlib ve Tekfirci Terör

Türkiye’nin Ortadoğu siyaseti genelde bir denge üzerine kurulu ve ABD ile Batı dünyasına taraftardır. Türkiye’nin Ortadoğu ve İslam ülkeleri

Tek Yol Direniş ve Devrim

Ortadoğu halkları ve bölge hiçbir zaman rahat ve huzur bulmadı.  Bu bölge ilahi dinlerin çıkış noktası. İslam’ın yayılışı ile bölge

Yorum Yap

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz